Gidilemeyen Topraklar! (Bir Güneydoğu Gazisinin Kaleminden)


Diyarbakır’dan araçlarla başlayan yolculuğumuz, Mardin-Şırnak-Uludere-Andaç-Ortaköy-Serbest-Çukurca-Işıklı-Hantepe-Uzundere’den sonra yaya devam ediyordu. Türkiye sınırının güneyinde, K.Irak topraklarında, PKK terör örgüt mensuplarını, barındıkları sığınakları, kamp ve erzak depolarını arıyorduk. Gündüzleri yürüyor geceleri ise hâkim tepelerde üs bölgesi tesis ediyorduk. Her gün ayrı bir tepede, her gün ayrı bir mevzide, her gün taştan duvarlar örüyor, her gece mevzii önlerine bubi tuzakları hazırlıyorduk.


Araziye çıktıktan sonra tam 22 gündür durmadan yürüyorduk, yorulmuştuk. Saçımız sakalımıza karışmış, saç sakal toz içinde kalmış, ter ile çamurdan oluşan karışımla, toprakla bütünleşmiştik. Bazen bir dereyi geçerken yıkanma imkânı bulurduk. En son Şemdinli çayının K.Irak’taki kolunda, Güneyden operasyona destek veren, Barzani’nin peşmergeleriyle buluşma yaptığımız derede, yıkanma imkânı bulmuştuk. Ne toprağın kokusu ağır geliyor, ne de ter kokusu bayıyordu. Herkese özgü ortak bir koku oluşmuş, araya kaynayan postal kokuları da losyon görevi yapıyordu.


Sırt çantalarımız ağırdı. Yürümekte güçlük çekerdik. İçerisinde en az üç günlük kumanyamız, yedek mermi, mühimmat, içecek suyumuz ile soğuktan korunmamıza yarayan kıyafetlerimiz ve plastik yatma peti bulunurdu. Üç günde bir havadan helikopterlerle yapılan ikmallerde, yeni kumanya gelir timlere paylaştırırdık. Su ihtiyacımızı ikmallerde verilen plastik pet şişelerden karşılardık. Sonbahar olması ve dere yataklarının kuruması nedeniyle araziden su temininde güçlük çekerdik. Sarf ettiğimiz efor ve su kaybı karşısında, günlük verilen su yetmezdi. İntikal esnasında emniyetli arazi kesimlerinde ihtiyaç molası verirdik. Vakit bulur bulmaz kuru odun parçaları veya yanımızda taşıdığımız jel yakıttan ateş yakar, yemekten sonra mutlaka çay aaafi yapardık. Arazide çay içmek ayrıcalık gibiydi. İçtiğimiz bu çayın aaafini başka yerde bulmanın mümkünü yoktu. İntikal esnasında bulduğumuz su kaynaklarından su ikmali yapardık. Sırt çantamızın içinde çay, şeker taşırdık. Vakit yeterli olursa molalarda ve üs kurduğumuz tepelerde, meyve suyu kutularında ya da plastik pet şişelerde çay demliyorduk. Plastik pet şişeyi tamamen su ile doldurup hava almayacak şekilde ateşe veya közün üstüne bırakınca, şişe yanmıyordu. Yamuluyor, büzülüyor ancak delinmiyordu. İşte bu şişelerden elde ettiğimiz kaynar suda çay demliyorduk.


İlerleme sırasında ufak tefek taciz atışlarına maruz kalıyorduk. Teröristler ne yapmaya çalıştığımızı, hangi hatta kadar ilerleyeceğimizi kestirmeye çalışıyorlar, hiçbir zaman amansız bir çatışmaya girmiyorlardı. Bazen beklenmedik bir yerde karşılaşıyor kısa bir temastan sonra teması kesip sıyrılıyorlardı. Mevsim son bahardı. Buralar örgütün kış için hazırlık yaptığı yerlerdi. Kışı geçirmek için, genellikle su kaynaklarına yakın örtü ve gizlemeye uygun arazi kesimlerini seçiyorlardı. Arazide birçok küçükbaş ve büyükbaş hayvan sürüleri vardı. Her sürünün başına bir gözcü bırakmışlardı. Bu gözcüler, sürüye doğru yaklaştığımızı ve almaya kararlı olduğumuzu görünce sürüyü parçalara ayırıyorlar, terk ediyorlardı. Bazen de taciz atışı yapıyorlardı. Bulduğumuz koyun sürülerini ve erzakları toparlıyor, daha sonra peşmergelere veriyorduk. Eğer zaman bulursak hayvanların bazılarını kesip kumanya için kendimize ayırıyorduk.

Mevsim etkisiyle hava bazen sıcak, bazen de soğuk oluyordu. Zaman zaman yağmur yağıyordu. Güneşe otursak terliyor, gölgeye otursak üşüyorduk. Biz de başımızı gölgede, ayaklarımızı güneşte bırakarak denge kurmaya çalışıyorduk. Bir haftaya yakın Kerya-Deri kampında kalmış, biraz dinlenmiş kendimize gelmiştik. Zap kampı ele geçirilmiş. Ling dağları Şiwi ve Kerya-deri kampları ele geçirilmişti Büyük terörist guruplarıyla karşılaşılmamış, bir türlü temas sağlanamamıştı. Ufak tefek çatışmalar oluyor depolar ve sığınaklar ele geçiriliyordu. Beklenen seviyede ne terörist zayiatı, ne de malzeme ele geçirilmişti.

Çukurca Taktik Sınır Alayından, Harekâtı yöneten taktik komuta merkezinin verdiği İleri harekat emrinden sonra, Kerya-Deri kampından intikale başlamış, iki günlük yürüyüşten sonra K.Irak içlerinde bir tepede Saddam yönetimi zamanından kalma boş ve yıkık eski bir karakola varmıştık. Burada dinlenme imkânı bulmuştuk. Bu eski karakol Şiwi kampının hemen güneyinde bulunuyordu. Geceyi bu karakolda geçirmiştik. Eski karakolların çevresi mayınlı olurdu. Tuzaklama ve mayın ihtimaline karşı detektörlerle arama yapardık. Eski mevzilerin uzaktan kumandayla tuzaklanma ihtimaline karşı buralara girmezdik. Her gittiğimiz yerde yeniden mevzii inşa ederdik. Asayiş komutanının bulunduğumuz bölgeye geleceğini öğrendikten sonra helikopter için iniş yeri tespit ettik. Sis bombaları hazırlandı. Helikopterin ineceği alanın mayın araması detektörlerle yapıldı. Pilotlarla telsizden temas kuruldu. Birkaç dakika içerisinde helikopterin sesi duyuldu. Saat usulüne göre yön tayini yapılarak helikopterin inişi sağlandı. Bulunduğumuz sektör 4 tabur seviyesindeydi. İki Jandarma Komando Taburu (Van Jandarma Komando Tb. Ve Şırnak İkizce Jandarma Komando Tb.), Bir Dağ Komando Tb. (Van 4. Dağ Komando Tb.) ve Bir Özel Harekât Grup Komutanlığından oluşuyordu.

Helikopterle bulunduğumuz bölgeye gelen dönemin Asayiş Komutanı, diğer tabur komutanları ile bir değerlendirme yaptıktan sonra bölgeden ayrıldı. Asayiş Komutanını uğurladıktan sonra, Grup komutanı yanımıza gelerek müjdeli haberi verdi. Teröristlerin aç ve susuz, Zap kampından çıkmaya çalıştıklarını, ilerleme istikametlerine helikopterlerle indirileceğimizi, bundan sonra yürümeyeceğimizi bildirdi. Gideceğimiz bölgede tıkama görevi yapacaktık. Yani sadece bekleyecek gündüz gözetleme gece ise pusu görevi icra edecektik. Aynı zamanda gideceğimiz yerde takviye olarak bize katılacak, iki Jandarma Komando Timi ve 150 kadar peşmerge kuvveti bizimle ortak hareket edecekti.

Komutanın emri alındıktan sonra Özel Harekât Grubu olarak helikoptere binmek için tertiplendik. Hazırlıklarımızı tamamladıktan kısa bir süre sonra havada arka arkaya 2 Skorski helikopteri belirdi. Bulunduğumuz tepeye sırayla iniş yaptılar. Yeni operasyon bölgesine intikal için önce, bizim B timi ile Tayfun Astsubayın B timi hazırlandı. Timler sırayla helikopterlere bindiler. Yavaş yavaş yerden yükselen helikopterin içerisinde 22 gün boyunca yürüdüğümüz araziyi bulmaya çalışıyordum. Tim elemanlarının yüzüne, yürümekten kurtulmanın yarı mutluluğu, nereye gittiğimizi bilememenin ve neyle karşılaşacağımızı kestirememenin tedirginliği yansıyordu. Timlerimizin bundan önceki operasyonlarda indirildiği bölgede genelde sıcak temasla karşılaşırdık. Bu tip görevlerde sıkışan bir piyade birliğine yardıma gider, ateş altındaki bir şehidin çekilmesi veya zor durumdaki bir yaralının kurtarılmasına yardımcı olurduk. Hiç kimsede korkudan eser yoktu. Karşılaşılabilecek durumu az çok tahmin ediyorduk. Aslında bizim için operasyon yeni başlıyordu.

Çelik kanatlı kuşun içinde havada süzülürken, Bazen bir tepenin yamacından, bazen bir kayalığın üstünden, bazen birliklerin üzerinden geçiyorduk. Geçen bahar, Mayıs ayında yapılan operasyonda geldiğimiz, 25 gün boyunca üs kurduğumuz, Çiya, Meluni ve Çiya Gambini tepelerinin yanından geçiyorduk. Bu tepeler ve aslında görünen her tepe Türk askerinin kanıyla sulanmıştı.


Son operasyonda bu tepelerde verdiğimiz şehitler gözlerimin önüne geldi. Çıya-Meluni tepesinde, Astsubay Alemdar ALBAYRAK’ ı bir mayın hayattan koparmıştı. Kahpe mayın o kadar büyüktü ki rahmetlinin naaşını bir gece boyunca aramış bulamamıştık. Ertesi gün sabah 500 metrelik bir uçurumun dibinde bedeninin üçte birini bulmuştuk. Birçok göreve beraber gitmiş sırt sırta vermiştik. Nişanlıydı evlilik planları vardı. Şemdinli, Derecik, Yeşilova, Balkayalar, Güney Dağları, Hisar tepede acı tatlı günlerimiz geçmişti. Sayısız çatışmaya girmişti. Güneydoğunun her dağında ayak izi vardı. Bingöl dağları, Diyarbakır dağları, Mardin dağları Tunceli dağlarında en azılı vatan hainleriyle çarpışmış Timinden çok sayıda şehit vermişti. Kırklareliliydi, 24yaşındaydı. Aynı tepede Er Süleyman, sızma girişimi sırasında mevzi içerisin düşen bir el bombasının üzerine vücudunu siper etmiş, arkadaşlarını kurtarmak için kendi canını feda etmişti. İzmirliydi 20 yaşındaydı. Şehitler kervanına onu da eklemiştik. İkisi de mert, dürüst, insan gibi insanlardı. Daha hayatın baharında, hayallerini sevdiklerini, bırakıp gitmişler, onların rahat ve huzurlu yaşaması için kendi canlarını feda etmişlerdi. Aslında her tepede bir Mehmetçiğin kanı, bir ananın umudu, bir sevgilinin hayalleri gömülüydü. Bu topraklar ne cana, ne de kana doymuştu. İçimden gizlice tüm şehit Mehmetçikler için dua okudum.


Timleri yeni görev yerine bırakan helikopterler, daha sonraki uçuşlarında gurubun kalan kısmını alacaklardı. Pilotlar, Diyarbakır Jandarma Hava Grup Komutanlığının pilotlarıydı. Birliklerimiz Diyarbakır’da yan yana olduğundan, birlik amblemimizden, silah ve teçhizatımızdan bizleri tanıyorlardı. Konuşmadan, gözlerimizle iletişim kuruyor selamlaşıyorduk. Görev bölgesinde bulunduğumuz tepelerden yakın noktalardan geçerlerse selamlama uçuşu yaparlardı. Onların bir selamı bütün yorgunluğumuzu unuttururdu. Bizi bir çataktan alırlar, öteki çatağa bırakırlardı. Bazen bir yaralının kurtarılmasına Bazen bir şehidin ateş altından çekilmesine, sıkışan bir birliğe takviye indirilmesine katılırlardı. Pilotların nazik ve kibar konuşmaları, bizleri bir anda yaşadığımız vahşi hayattan çok uzaklara alır götürürdü. Çelik kanatlı kartallarla, içindeki çelik yürekli pilotlarımızla gurur duyardık.

İçinde bulunduğumuz helikopter yarım saat kadar K.Irak semalarında uçtuktan sonra, Zap kampı üzerinden emniyetli uçuş hattından, Tuncer Üsteğmenin liderliğinde, Kanimasi adında küçük bir kasabaya indirildik. İndirme yaptığımız bu yerleşim bölgesine yakın bir yerde ilk gözümüze çarpan bir kilisenin bulunmasıydı. Kilise dışarıdan göründüğü kadarıyla temiz ve bakımlıydı. Filmlerde gördüğümüz Avrupa kentlerinin kiliseleri gibi dışından muntazam görünüyor, ibadete açık olduğu dışarıdan bakınca anlaşılıyordu.

İndirme yaptığımız alana yakın köylerde konuşlanmış zırhlı birlikler vardı. Bu birlikler Silopi’den sınırı geçmişler, karayolundan buralara kadar ulaşmışlardı. Bir an şaşırmış ve afallamıştım. Sınırımızın hemen dibinde yaşayan halkın Müslüman olduğunu düşünürdüm. Yakın köylerde yaşayan, peşmergelerden bölgede Hıristiyanlarında yaşadığını öğrendim.


Ne garip teröristlerin yakıp yıktığı boşaltılmış Kürt Köylerini görünce içimiz sızlar, yıkık evlerin arasında bazen kap kacak, bazen kırık bir lamba görürünce burada yaşayan insanların nerede ve hangi şartlarda yaşadığını merak ederdim. Beni en etkileyeni de boşaltılmış bir köyün hemen yakınındaki köy mezarlığı olurdu. İnsanlar terör ve savaş nedeniyle yaşadığı toprakları, evleri, tarlasını, bahçesini bırakıp gitmişlerdi. Mezarlıklar öylece duruyordu. Yaşanan savaşa ve insanlık ayıbına şahit oluyorlardı. Irak içlerinde bazı köy mezarlıklarında haç işaretli mezarlarda görüyorduk. Aslında bu mezarların eski olduğunu düşünürdüm. Her evin her ocağın aslında bir hikayesinin olduğunu bilir teröre ve savaşa içimden bin kez lanet okurdum. Ama kiliseyi ve orada yaşayan Hıristiyanların hayatlarının pek değişmediğini görünce savaşında adaletsizliğini, Avrupalı misyonerlerin boş durmadığını, PKK’ya neden destek çıktıklarını bir kez daha anlardım. Tüm insanların eşit yaşamasını ve insanca yaşamasını istemeyen güçlerin, dünyanın her yerinde olduğu gibi bu coğrafyada da fakir halkın sırtına bindiğine gözlerimle şahit olurdum. Bu ister sınırın bu tarafında olsun, ister öbür tarafında olsun hiç fark etmiyordu.

Pkk’yı destekleyen onu taşeron olarak kullananların, dillerine doladıkları sözde Kürt sorunu diye halka yutturmaya çalıştıkları politikalarının, Irakta da işlediğini görüyorduk. Halk fakir, perişan ekmeğe muhtaç bir halde hayat sürerken, K.Irak Kürt bölgesindeki sözde aşiret ağaları veya yöneticilerinin Japon malı arazi taşıtlarına bindiklerini görüyordum.

K.Irak’ın rantını elinde bulunduran, Barzani’nin Peşmergelerini de yakından tanıma fırsatı bulmuştuk. Sözde ordu hizmetini yapan bu insanların eğitimsiz, sadece silah kullanmasını bilen insanlar olduğunu, bu silahı bu gün PKK’ya çevirenin yarın bize de çevirebileceğini düşünüyordum. Sözde ordularının başına Barzani kendi akrabalarını komutan olarak atamıştı. Bir operasyonda Yüzbaşı olanı bir dahaki operasyonda Albay veya General olarak karşımıza çıkardı.

Peşmergelerin içerisinde Türkçe bilen Azeriler vardı. Azeriler, kendilerinin İran’dan kaçan rejim muhalifleri olduklarını, parayla askerlik yaptıklarını anlatırlardı. Her operasyonda 10-20 dolar gündelikle peşmergeye askerlik yaptıklarını, PKK’nında zaman zaman sınır Karakollarımıza saldırılarında bu tip kiralık askerleri kullandıklarını ama kendilerinin Türk Karakollarına saldırılara katılmadıklarını söylerlerdi. Peşmergelerde ne düzen vardı, ne de disiplin. Kendi aralarındaki haberleşmeyi havaya silah atışıyla yaparlar, ses disiplinine uymazlardı (Bir atış toplan, iki atış hızlan, üç atış tehlike var.). Yanlarında yufka ekmek, domates ya da peynir gibi aperatif yiyecekler bulunurdu. Onlarla karşılaştığımızda bize çay demlerlerdi. Bizde onlara sırt çantamızda bulunan kumanyalardan (dardanel ton balığı, barbunya pilaki, yaprak sarma, kuru fasulye v.b.) verirdik. Aralarında Türkçe bilenlerle yaptığımız sohbetlerde, hepsinin bir fırsatını bulup Türkiye üzerinden Yunanistan’a oradan da Avrupa’ya kaçma hayallerini dinlerdik. Anlaşılan onlarda bıkmışlardı bu coğrafyada yaşamaktan. Bekli de sistemli olarak bıktırılmışlardı. İşte bu adamlarla ortak operasyon yapacaktık. Yapılan antlaşmalar gereği, amaçları sadece bulunan silah ve malzemelerden pay almaktı. PKK ile savaşmak yerine, ya karşılaşmamayı ya da kaçmayı seçtiklerini görüyorduk.
Ne yazık ki Dünyanın en zengin petrol yataklarına sahip ülkesinin insanlarının, hala ilk çağ insanları gibi ganimet peşinde koşmasını yadırgardık. Ama Barzani’ye yakın adamların lüks jiplerle bu topraklarda gezdiklerini görürdük. Bu ikilem her zaman karşımıza çıkar feodal düzenin acımasızlığı yine halktan ve onun çocuklarından çıkarılırdı.

Helikopterler yeni gelen timleri indiriyor, kalan timleri almak için tekrar havalanıyordu. İndirme yaptığımız noktada tüm hazırlıklar bitmiş, kumanya ikmali yapmıştık. Kalan timler de sortiler halinde bize katılmışlardı. Peşmergelerin kılavuzluğunda, dar sık ormanlık bir geçitten geçip, dağlara doğru tırmandık. Peşmergeler önden gidiyordu. İlerlerken bir veya iki kişiyi öncü göndererek keşif yapıyorlardı. Keşif için giden grup tepenin emniyetini alıyor, daha sonra kalan kısmı devam ediyordu. Bu şekilde ilerleyerek hava kararmaya başladığında Dinazor kayalıklarına vardık. Gece ilerleme zorlaştığı için Dinazor kayalıklarında üs tesis ederek geceyi burada geçirdik. Günün ağarmasıyla birlikte ilk güneş ışıklarıyla harekete geçtik. Hakkari ili Çukurca ilçesi güneyinde, sınırdan 10-15 km içeride, Kanimasi ile Amedya şehirleri arasında, Parasiya dağıyla, Metina dağının birleştiği boyuna vardık. Doğuda Parasiya dağı, batıda Metina dağı vardı. Jöh grubu ve Jandarma Komando Timleri bir tepeye Peşmerge grubu diğer tepeye yerleştik. Bizler kale gibi mevzi yaparken hemen yanımızdaki tepede konuşlu bulunan peşmergelerin mevzi yapmadıklarını görüyorduk. Bir ateş yakarak çevresine toplanıyorlardı. Geceyi geçirmek için hazırlık yapıyorlardı. Grup Komutanı Peşmergelerin bu disiplinsiz davranışlarını, ses ışık disiplinine uymadıklarını bildiği için aynı tepede konuşlanmamızı istemedi. Sadece irtibat için bizden bir unsur onlarla kaldı. Onlardan da birkaç kişi bizim bulunduğumuz tepede kaldı.
Sabah olduğunda bulunduğumuz alanın, PKK terör örgütünün kampı olduğunu anlamıştık. Kamp içerisinde arama tarama faaliyeti yapıyorduk. Yer yer ağaçların altına yapılmış taş mevziler, avcı boy çukurları, tahkim edilmiş taş mevziler, ateş kalıntıları, kadın ve erkek çamaşır eskileri, lastik ve mekap ayakkabı eskileri, boş yağ tenekelerinden yapılma su kazanları bulduk. Kazanların bulunduğu yeri banyo olarak kullanmışlardı. Kayaların arasında küçük bir mağarayı kütüphane olarak kullanmışlardı. Kütüphanede örgüte ait kitaplar, fotoğraflar ve dokümanlar vardı. Ağaçların arasında yatma yerleri yapılmıştı. Arama sırasında bir unsur 5000 adet 14.7 lik (doçka) uçaksavar mermisi buldu. Bulunan mermiler yanımızdaki Peşmergelere teslim edildi. Yine toprağın altına gizlenmiş bir malzeme deposunda ele geçirilen un çuvalları, kumaş topları ve dikiş makineleri kayda geçirilerek Peşmergelere teslim edildi. Aynı bölgede sık meşe ağacı demeti içerisinde 3 adet MKE yapımı G-3 piyade tüfeği bulundu. Muhtemelen daha önce basılan sınır karakoldan veya şehit edilen askerlerimizden gasp edilen silahlardı. Bu silahlar araştırılmak için üs bölgesine gönderildi.

Ele geçirilen silah mühimmat ve yiyecekler sayılarak kayda geçiriliyor, daha sonra Peşmergelere teslim ediliyordu. Bölgenin boş olmadığı ve her taşın veya ağacın altında bir terörist kalıntısının bulunması nedeniyle aramanın çapını genişletiyorduk.

11.10.1997 günü Saat 12.00 sıralarında iki B timi Metina dağlarının kuzey yamaçlarında, dere yatağında arama yapan timlerin emniyetini alıyorduk. Metina Dağı ile Türkiye sınırı arasında boş bir köyde, C timleri arama-tarama faaliyeti icra ediliyordu. Aramada bulunan çay ve şekerin Peşmergelere teslim edildiğini telsiz anonslarından takip ediyorduk.


Operasyon bölgesinin en güney ucundaydık. Bir elimiz tetikte mevzilenmiş her an bir kayanın arkasından ateş edilmesini veya üzerimize roket atılmasını bekliyorduk. Ancak herhangi bir ateş açılmadı ve herhangi bir görüntüde alınmadı. Özel Harekat Grup Komutanı bulunan 5000 uçaksavar mermisinin Bulunduğu bu bölgede yüksek bir kesimde uçaksavarın kendisinin de saklanmış olabileceğini, bunu bulmamız gerektiğini onun için arama tarama alanını genişletmemizi istedi. Bölük komutanı telsizden, Peşmergelerin yüksek arazi kesimlerinden batıya doğru ilerleyerek, zirve hattına yakın bölümlerde emniyet almalarını, bizim timlerinde dağın eteklerinden, aşağıda dere yataklarında ve boş köylerde arama yapacak C timlerinin emniyetini almamızı bildirdi.
Peşmergelere tercüman aracılığı ile durumu bildirdik. Sanki biz tersini söylemişiz gibi aldırış etmeden kendilerinin böyle bir görevinin olmadıklarını beyan ederek geri çekildiler. Peşmergelerin bu tutumlarını Grup Komutanına ve Bölük komutanına bildirdik. Onlarda arama yapan unsurların emniyetinin bizim timler tarafından sağlanacağını, bulunduğumuz yerden, doğudan batıya doğru doğru hareket etmemizi ve ilerlememizi bildirdiler.

Tim Komutanları ve Unsur Komutanları olarak kendi aramızda yaptığımız kritik sonunda, yapılacak hareketin riskli olduğunu değerlendirdik. Yaptığımız değerlendirmeyi Tim komutanları Bölük komutanlarına telsizden bildi. Bölük komutanının telsizden verdiği ‘Haftanine Kadar gideceksiniz’ emri, kesin, net ve anlaşılırdı. Bu emrin askerlikte ‘emir veriyorum gerekirse öleceksiniz’ olduğunu hepimiz biliyorduk. Yapılan telsiz konuşmalarından sonra, tereddüt etmeden iki B timi toplam 22 kişi (Bir tim 16-17 kişiden oluşur ancak operasyon devam süresince yürüyemeyecek kadar hastalanan ve sakat kalanları üs bölgesinde emniyet için bırakmıştık.), emredilen sarp kayalara tırmanmaya başladık.

B timleri Subay, Astsubay, Uzman Jandarma ve Uzman Erbaşlardan oluşuyordu. Gruptaki Uzman Erbaşları sayısız sınır ötesi harekâta katılmışlar, bu yerlerde gözü kapalı gezebilecek kadar buralara gelip gitmiş, sayısız çatışmalara girmişlerdi. Atılan her merminin hangi silahtan çıktığını bilen, tükendikleri yerde tekrar sıfırdan başlayan kahramanlardı. Sanki yeni operasyona çıkmış gibi zinde hareket ederler, duruşlarıyla herkesi kendilerine hayran bırakırlardı. Bütün bunların yanın da klasik askeri disipline pek uymazlardı. Kendilerini her zaman zor arazi ve savaş şartlarına alıştırmışlardı. Onlarla olduğumda ne dağlar ne de sınırlar bize vız gelirdi. Bizim Timin Adını, Adımızı ‘sınır bozan’ koymuştuk.
Dağların zirvesine göre yamaçlardan ve mahkûm arazi kesiminden kendi emniyetimizi alıyor, hem de aşağıda arama yapan unsurların emniyetini alıyorduk.

İlerleme istikametimizde ve yakınımızda yerleşim yeri yoktu. Aşağıda düzlükte boş köyler vardı. Bu köyler C timleri tarafından aranıyordu. Bu tepeler halk tarafından 5-6 senedir, beklide daha uzun bir süredir kullanılmıyordu. Ne çevrede köy vardı, nede hayvan otlatan çoban. PKK terör örgütü bu bölgede halkın yaşamasına izin vermezdi. Çok yoğun ve taze insan izleri vardı. Sonbaharda yağan yağmurlardan dolayı yeşeren otlar ezilmiş, kırılmış daha sararmamıştı. En fazla bir günlük izler vardı. Ayak izlerinden patika oluşmuş, ayakkabının toprakta bıraktığı izler yıpranmamıştı. Kalabalık bir terörist grubunun bölgede olduğunun emareleriydi. İlerleme istikametimiz operasyon bölgesinin dışındaydı. Oysa bize söylenene göre teröristler zap kampından çıkmışlardı. Biz onları doğudan bekliyorduk.

Hem ilerliyor hem de hâkim arazi kesimlerini ve zirveleri gözetliyorduk. Yürüdüğümüz alan sarp kayalık aynı zamanda sık meşelik bir alandı. Kısmen örtü gizleme sağlıyordu. İlerlemeyi zor yapıyorduk. Bazen tırmanıyor bazen de, geçiş olmadığı için tırmandığımız yerden geri iniyorduk. Arazi daha sarp ve zor olmaya başladı. Bazen yardımlaşmadan tırmanamıyorduk. El ele verip kayaları tırmanıyorduk. Üs bölgesinde 3-4 km kadar uzaklaşmış, arama yapan unsurlarla da göz temasını kaybetmiştik. Telsizle temas kuruyorduk. Yürüdüğümüz arazi çok sarp ve ıssızdı. Bir dağ silsilesini bitirmiş başka bir yamaçtan diğer dağın yamaçlarına süzülüyorduk. Bir anda kayalık bir sırta girdik sırt geçit vermedi. Tırmanarak zirveye yöneldik.

Aşağı sarksak bayağı mahkûmda kalacaktık. Kayalığa tırmanıştan sonra nefes nefese kaldık. Kayayı tırmanan ilk düzlükte, bir ağacın dibine, ya da bir kayanın kovuğuna oturuyordu. Kimi suyundan bir yudum aldıktan sonra elinin tersiyle alnının terini siliyordu. Ben öndeki üç kişiyle biraz daha ileri gidip bir ağacın dibine kendimi bıraktım. O kadar yorulmuşum ve nefes nefese kalmıştım ki bir soluk bir soluk daha derken kendime gelmeye nefesimi toplamaya çalışıyordum. Bir elimde G 41 piyade tüfeği vardı. Diğer elimle hücum yeleğimin arka cebinden su şişesini çıkardım. Şişenin dibinde kalan son damla suyu içtim.

Diğer Timden Hüseyin Astsubay ile Erol Uzman Çavuş yanıma geldiler, oturdular. Hüseyin Astsubay hem hemşerim hem de okuldan devre arkadaşımdı. Hüseyin Astsubayın ilk doğu görevi, ilk operasyonuydu. Birliğe yeni atanmış meyil izninde düğün yapmış, evini tutmuş ancak eşyasını evine yerleştirmek nasip olmamıştı. Grup komutanı ‘bu operasyona gelsin bir sonrakine götürmeyiz’ demişti. Biz operasyonda iken yapılan ikmallerde kardeşinden gelen mektupta, kardeşinin evini yerleştirdiğini öğrenmiş ve çok sevinmişti. Üç erkek kardeşti. Kardeşinin biri Diyarbakır’da başka bir birlikte astsubaydı. En küçük kardeşi de Uzman Jandarma Okulunda öğrenciydi. Erol Uzman çavuş Zonguldaklıydı. Henüz bir yıllıktı. Ama sayısız operasyona katılmış hep başarılı olmuş, disiplinli tertemiz pırlanta gibi bir Anadolu çocuğuydu. Nişanlıydı, ilk izinde evlenecekti. İkimizde Evlilik planları yapıyorduk. O zamanlar bende nişanlıydım. Sohbetin konusu operasyonun ne zaman biteceğiydi. Çünkü 23 gündür arazideydik, artık bir süre dinlenmeye, en azından bir Karakola çekilip temiz bir banyo yapmamız gerektiğine inanıyorduk. Bütün bunları kendi aramızda konuşuyorduk. Operasyon dönüşünde Diyarbakır’da, Dağ kapı semtinde, surların dibindeki Kebapçılardan, ciğer kebap yemeyi planlıyorduk.
Tim Komutanları telsizden grup komutanına durum raporu verdiler. Bu şartlarda, bu arazide yürümenin imkânsızlığını tekrar bildirdiler. Ancak; ilerlememiz istenmişti. Bizim Tim komutanı yüksek bir ses tonuyla ‘Efe 40 unsuru kalksın ve devam etsin’ dedi. Bundan sonra kalan noktaya 6 kişilik bir timle gidecektik. Disiplin ‘kanunlara nizamlara ve emirlere mutlak itaat astın ve üstün hukukuna riayet etmekti.’ Bu emrin ne anlama geldiğini hepimiz biliyorduk.
Elimdeki silaha dayanarak, hızlı bir şekilde oturduğum yerden kalktım. Bizden birkaç metre ötede zirvelere doğru mevzi alarak bekleyen Adanalı İdris Onbaşıya doğru ya bir adım, ya da iki adım atmıştım ki, ortalık cehenneme dönmüştü. Silah sesleri roket patlamaları dağlarda yankılanıyordu. Havayı kesif bir barut kokusu sardı. Ani bir refleksle kendimi geriye doğru attım. Adeta uçarak havada birkaç yuvarlanmadan sonra bir kayanın arkasına düştüm. Yere düşerken diz kapağımı bir kayaya çarptım. Acıyla karışık küfrü bastım. Canımın yandığını ve yaralandığımı düşünen Tayfun Astsubay ‘ne oldu Süleyman bir şeyin var mı?’ diye sordu. ‘yok, komutanım dizimi kayaya çarptım’ dedim. Her yerden, her kayanın arkasından, her ağacın dibinden her kovuktan üzerimize ateş açıyorlardı. Kafamızı kaldırmaya fırsat vermiyorlar, mermiler sağımıza, solumuza düşüyor, kurumuş topraktan toz parçaları kaldırıyordu. Her merminin yere değmesini toprağa saplanmasını gözlerimizle görüyorduk. Üzerimize atılan roketler, yukarıda havada patlıyor, ya da yakınlarımızda bir kayada patlıyordu. Roket patlamalarından kulaklarımız neredeyse sağır olacaktı. Ortalığı barut kokusu sarmıştı. Yer yarılsa yerin içine girecektik. İlk ateşin şokunu atlattıktan sonra çevreme ve bulunduğum yere baktım bir kayanın arkasında Tayfun astsubay ben ve Bülent astsubay mevzilenmiştik. Ancak kafamızı kaldırmaya fırsat vermiyorlardı. Aynı zamanda telsizden Grup Komutanına ateş altında olduğumuzu bildiriyorduk. Grup komutanı olası helikopter isteğine karşı yerimizi öğrenmeye çalışıyor, bulunduğumuz yerin tam koordinatını öğrenmek istiyordu. Ancak telsiz çağrılarına cevap vermek yerine, açılan ateşlere karşılık vermeye çalışıyorduk.

Elim tetikte sağa sola ateş etmeye başladım. İlk ateşin şokunu atlatınca, etraftaki arkadaşlarda bulundukları yerden hâkimlere ve ormanlık alana ateş etmeye başladılar. Bir kişi ateş edince kendimize güvenimiz gelirdi. Ben ve birkaç arkadaş ateş etmeye başlayınca teröristlerin etkili ateşleri azaldı, bu sırada manevra yapma imkânı bulduk. Bulunduğumuz kaya bizi fazla korumuyor üç kişi sıkışıp kalmıştık. Yoğun ateş yiyorduk. Biran önce buradan kurtulmanın yollarına bakıyordum. Çevreyi kontrol ettikten sonra ateş altında en yakın bir kayanın arkasına mevzilendim. Tayfun Astsubay aşağı doğru sarktı. Bulunduğum kayalığa Bülent Astsubayda geldi. Eski yere nazaran burası biraz daha koruyordu Hem de sevk idare bakımından elemanlarla göz temasımız vardı. Bize ateş eden ve bizden daha yüksek tepeciklerde mevzilenmiş teröristlere rahat ateş imkânı veriyordu. Tepelere doğru tek tek ateş etmeye başladım. Her ağacın dibine, her kayanın kovuğuna muhtemel hedef noktalarına bazen tek tek, bazen de darbeler halinde ateş ediyordum.


Teröristlerin İlk ateşinden sonra bulundukları yerden ayrılmayan, muhtemelen ilk mermilerin isabet ettiği Hüseyin astsubay ve Erol Uzman çavuş ağacın altında öylece kalmışlar yana yıkılmışlardı. Kıpırdamıyorlardı. Üç metre mesafedeydik ama yanlarına gitmemize izin vermiyorlardı. Yaralılarla bizim bulunduğumuz yere yoğun ateş açıyorlar, onlara yaklaşmamıza izin vermiyorlardı. Hüseyin’le Erol açıkta kaldıkları için mermi yemeye devam ediyorlardı. Yaralılara yardım etmemiz ve oradan çekmemiz lazımdı. Ancak öyle bir yoğun ateş altındaydık ki bulunduğumuz sütreden başımızı bile kaldıramıyorduk. İdris’le beraber ateş yoğunluğunu artırdık. Yanımıza Sedat da geldi. Sedat da toplu bomba atar silahı vardı. O silahın etkili atışıyla en azından yaralılarımızı emniyetli bir bölgeye alabilecektik. Sedat silahını kurdu, atışa hazır hale getirdi. Bu Silah İngiliz yapımı MGL bomba atarıydı. Görünmeyen hedeflere 300 – 350 metreden bomba atıyordu. El bombasının atılamadığı uzak alanları bu silahla baskı altına alıyorduk. Özellikle gece sızma girişimlerinde etkili kullanılıyor ve çok faydasını görüyorduk.
Sedat’a ilk atışını güneyimizdeki hâkim noktalarda kalan yumurta şeklindeki tepeciklerin zirve noktalarına ve kayalık alanlara 30 - 40 metre aralıklarla yapmasını istedim. Sedat’ın rahat ateş edebilmesi için İdris’le beraber tepelere yoğun ateşe başladık. Sedat rahat bir şekilde tam da istediğimiz noktalara atışını yaptı. Bombalar ardı ardına tepelerde patladı. Beyaz bir duman çıkardı. Biraz daha kendimize güven geldi. Arkamızda kalan yaralılarımıza da diğer tim elemanlarının yaklaştığını ve çekmeye çalıştıklarını gördüm. Etkili atışa devam edersek yaralılarımız çekilecek bizde pusudan sıyrılmayı deneyecektik. Pusunun tam ölüm merkezinin içindeydik. Bir pusuda, ölüm merkezi içerisinde kalanların tamamı imha edilirdi. Bütün ağır silahlar bu noktaya çevrilirdi. Bütün bu hengâmede, ölüm merkezinde yaşamanın yollarını ararken, aynı zamanda bu bölgeden yaralılarımızı da çekip kurtulmak lazımdı. Bütün çabamızla, soğukkanlılıkla ateş üstünlüğünü ele geçirip, topluca imhadan kurtulmamız gerekiyordu. Bize en yakın dost unsurlar mahkûmda kalmış, biz ise dost birliklerle, teröristlerin arasında ve de teröristlerle içi içeydik. Bütün silahları sesinden tanırdık. Kaleşnikofun sesini, Biksinin sesini ayırt edebilirdik. Atışların çok yakından yapıldığını hissediyorduk. Etkili gözetleme yapamadığımızdan ateş edilen yeri tam göremiyorduk. Hilal şeklinde bir pusunun ortasında tahminen teröristlere, yer yer 10 - 20 metre mesafedeydik. Bize yakın Timlerin ateş desteği yapması durumunda, ateşlerinden etkilenmemiz söz konusuydu. Zaman zaman ateş desteği istediğimizde, onlardan açılan ateşin bizleri baskı altına aldığını görüyor derhal ateşi kestiriyorduk. Bizi bekliyorlar ve ona göre mevzileşmişlerdi. Çekilme istikametimize devamlı roket atışı ve makineli silahları kullanarak, geri çekilmemizi engellemeye çalışıyorlardı. Bu süre zarfında ölmeyi düşünmekten değil de, ailelerimize şehitlerimizin bile gidemeyeceğini düşünüyor, hiç değilse şehit olduktan sonra bile teröristlerin eline geçmemek için son mermiye kadar çatışmayı, bu arada yardıma gelecek Süper kobra helikopterlerinin desteğinde Şehitlerimizin alınacağını düşünüyordum.


Cephaneyi tasarruflu kullanmaya çalışıyordum. Hüseyin’in başı yana düşmüş gözleri açıktı. Mavi gözleri bana bakıyordu. Artık kımıldamıyordu. Sanki yorulmuş uykuya dalmak ister gibiydi. Elindeki silahı sıkı sıkı kavramış, cansız ifadesiz kımıldamadan son görevini icra ediyordu. Arkasında kalanlara bir mesaj veriyor, şehitliğin onuru ile yüzü nurlanıyordu. Hayata hiç direnmedi sessizce geldi sessizce gidiyordu. Maviydi gözleri çakmak çakmak bakardı. Takılı kalan gözleri ile sanki bana bir şey demeye çalışıyordu. Anasına, babasına, kardeşlerine, sevdiklerine beklide son bir şey söylemek istiyordu. 10 dakika önce kurduğumuz hayallerini benim yaşatmamı ister gibi bakıyordu. Yeni evini bile göremeyecekti. Arkasında iki asker kardeş, bir nazlı eş, gözü yaşlı bir ana bir baba bırakarak gidiyordu. Hiç kanının aktığını görmedim. Sanki Irak topraklarına kanını vermek istemiyordu. Direniyor, hayata tutunmaya çalışıyordu. Nutkum tutulmuş boğazlarım kurumuştu. Onu oradan nasıl kurtaracağımı düşünüyordum. Benden başka sanki herkes ağlıyor, ağaçlar, kuşlar toprak silahlar bile ağlıyordu. Ama ben ağlayamıyordum. Ağlamak istiyordum, ağlayamıyordum.

Erol kımıldıyordu. Yaşama tutunmaya çalışıyordu. Canlıydı, bedeni titriyordu. Belki de düğün hazırlıklarını hayal ediyordu. Vücudu sarsılıyor, ayakları kımıldıyor ama konuşamıyordu. Aldığı mermi yarası nedeniyle alnından süzülen kan toprakla kucaklaşıyordu.
Dedeleri ona Çanakkale’de, Afyon Kocatepe’de, Kars Sarıkamış’ta rezervasyon yaptırmış, onu bekliyorlardı. Nişanlısını görüyordu belki, yarım kalan hayallerini, umutlarını, anasını, babasını, kardeşlerini dünya gözüyle son kez hayal ediyordu. Belki oda onlara ne çok sevdiğini söylemek isterdi son bir kez kim bilir. Hem kalleşlere ateş ediyor hem de kurtarma harekâtını gözlemliyordum.
Tayfun Astsubay Erol’u sırtına aldı. Gözleri nemlenmişti. Çaresizdi. İstese dağları delerdi onu yaşatmak için. Erol’u o yetiştirmiş, her türlü zorlu görevi birlikte tamamlamışlardı. Tayfun Astsubay ölümü göze alarak mermi yağmurunun altında, babanın evladını sırtladığı gibi sırtladı onu. Erol anlamıştı, konuşamıyordu. Erol son kuvvetiyle vücudunu kasıyor, elleriyle Tayfun astsubayın yüzündeki kirli sakalları okşuyor seviyordu onu. Vücuduyla konuşuyor dili dönmüyordu. ‘Kurtar Beni Komutanım, Sevdiklerim var’ diyordu elleriyle. Umudu vardı yaşamaya. Yarınları görmeye umutluydu. Gençti daha 24 yaşındaydı.


Yaralı ve şehidimizin, ölüm bölgesi içerisinden, daha emniyetli, daha az ateş tutan bir bölgeye çekildiğini gördüm. Bulunduğumuz alana helikopter inmesinin imkânı yoktu. Emniyetli bir bölgeye kadar sırtta taşımamız gerekiyordu. Taşıma hazırlıkları devam ederken teröristlerle karşılıklı ateşimiz devam ediyor. Zaman zaman çok yoğun ateş ederek bizleri yıldırmaya çalışıyorlardı. Sedat’a ne kadar bomba atar mermisi kaldığını sordum. ‘20 tane kaldı komutanım’ dedi. Silahını bir daha doldurmasını, yumurta şeklindeki tepeciklere ve kayalıklara tekrar bomba atmasını istedim. Sedat normalde her operasyonda 40 mermi taşırdı. Demek ki şimdiye kadar mühimmatın yarısı kullanmıştı. Silahını doldururken rahat nişan alabilmesi için İdris’le tekrar darbeli olarak ateşe başladık. Sedat’ın son pozisyonunu görmek için baktım, silahını kuruyordu.
Tekrar ateş etmek için nişan aldım. Tetiğe dokunmamla birlikte, bulunduğumuz kayalıklara roket mermisi isabet etti. Çok şiddetli bir patlama, basınç ve sıcaklık pozisyonumu bozmuştu. Bir anda patlamanın meydana getirdiği basıncın etkisiyle sendeleyerek geriye doğru sırt üstü düştüm. Sedat ise hemen arkasındaki meşe ağaçlarının arasına yuvarlandı. Tekrar doğruldum ve ateş etmek için kayaya vücut ağırlığımı verdim. Bu arada Sedat’a baktım, alnında iki kaşının ortasından adeta kan fışkırıyordu. Sedat kafasından yaralandığını görünce rengi attı. Edirneliydi, sarışındı. Sarı rengi buğday sarısına dönmüştü. Vurulduğunu anladı. Silahını yere bıraktı. Bir eliyle yaraya baskı uyguluyordu. Kan tazyikli bir şekilde akıyor sanki durmayacak gibiydi. Koluna girdim ‘ Sedat merak edecek bir şey yok sadece bir sıyrık var’ dedim. Yanımıza yardıma gelen bir arkadaş harp paketini çıkararak Sedat’ın yarasını sardı. Onunda diğer yaralıların yanına gitmesini istedim.


Halsizleşmiş, canım dermanım kesilmiş, soluk alamıyordum. Tetiğe bastığımda tetiği ezmeye gücüm yetmiyordu. Artık gücüm kalmamıştı. Elimdeki silahı taşımakta güçlük çekiyordum. Roketin meydana getirdiği basıncın etkisinden olduğunu düşündüm. Sonra bir anda, hücum yeleğimin arka kısmında taşıdığım ve gece mevzilerin önlerini tuzaklamak için kullandığım C 4 ve TNT kalıplarıyla, el bombalarının patlamadan etkilenip etkilenmediğini kontrol etmek istedim. Tüfeği sağ elime alıp sol elimle önce el bombalarını yokladım. İkisi de sağlamdı. Biraz rahatlamıştım. Tekrar ateş etmek için tüfeğin kundağını kavrayacağımda sol elimin avuç içinde kan gördüm. Önce Sedat’tan bulaşmış olabileceğini düşündüm. Sonra bir hamlede sol elimi hücum yeleğimin altından soktum. Yeleğin altında operasyon boyunca giydiğim yeşil tişörtü yokladığımda, tişörtün ıslandığını fark ettim. Bende isabet almıştım. Muhtemelen nişan aldığım esnada sol koltuk altımdan vücuduma giren şarapnel parçalarının hedefi olmuştum. Artık nefes almakta güçlük çekiyordum. Cesaretimi toplayıp yarama bakamadım. Sadece elimle tişörtü yokluyor kanama durumunu kontrol ediyordum. Yaranın büyük olabileceği ve iç organlarımın dışarıya çıkabileceğini düşünüyor, gerçeklerden kaçmaya çalışıyordum, yarama bakamıyordum. İnsan böyle bir durumla karşılaştığında nasıl bir duygu ve düşünce içerisinde olabilirdi. Yorgunluk bir tarafta, vatan topraklarından uzak, aileden sevdiklerinden uzakta, ıssız bir dağın yamacında, cehennemin ortasında, birde artık yaralısın.

22 kişilik ekibin yarısı yaralanmış sağlam kalanlar çatışmaya devam ediyor, sen de bir mermi atmak istiyorsun ama elin tetiği ezemiyor nefes alamıyorsun. Telsizin mandalına basıp sadece arkadaşlarına beklide son sesini duyurmak için çağrı yapmak istiyorsun. Son gücünle telsizin mandalına basıp Abdullah’a, Yavuz’a seslenmek, yardım istemek sesini duyurmak, son isteğini iletmek, istiyorsun ama gücün takadın yetmiyor. Çaresiz ya ölümü bekleyecek, ya da ateş altında ilerleyip yardım ekibine ulaşacaksın. Ölmek! Bu dağlarda ölmek, beklide kolayı seçmekti. Yaşamak daha zordu. Ölüm nasıl bir şeydi ki. Uyumak gibi bir şey miydi? Sadece acısız sessiz uykuya dalmak, bir daha uyanmamak mıydı? Pusunun içinde, ölüm bölgesinde hedeftesin. Artık gücün tükenmiş nefes alamıyorsun. Ciğerlerine temiz hava almak için her yeltenmede, yarım nefesle yaşamaya çalışıyorsun. Nefes almaya çalıştıkça, aldığın nefesini susturmak için her defasında daha çok, daha şiddetli ateş ediyorlar, nefesin kesmeye çalışıyorlardı. Roketler artık havada ve uzakta değil, hemen yanımızda patlıyordu.
Kalleşler kanlı elleriyle şer namlularından, daha çok can, daha çok umut daha çok kan istercesine ateş ediyorlar aman vermemeye çalışıyorlardı. Bülent Astsubay yaralandığımı görünce ‘Süleyman durma hemen aşağı in, kendin gidebilir misin?’ dedi. Çare yoktu. Ya aşağı ineceksin, ya da bulunduğun yerde son nefesini vereceksin. Hafifçe doğruldum, ayağa kalktım. ‘Giderim Komutanım’ dedim. Silahımı elime aldım. Ayağa doğrulurken hücum yeleğimin üst cebindeki telsiz yere düştü. Son gücümle telsizi yerden almak için yavaşça yere doğru eğildim. Biliyordum ben almazsam teröristlerin eline geçerdi. Bülent Astsubay oyalandığımı görünce azarlar gibi ‘durma, bırak telsizi düşünmeyi canını kurtar’ dedi.

Küçük bir tümseği geçersem, hemen aşağıda kayalıkların altı ateş tutmuyordu. Hüseyin ile Erol’u buraya indirmişlerdi. Ancak, tümsek devamlı ateş altındaydı. Zaman zaman tümsekte roket patlıyordu.
Başka çare yoktu. Tek çekilme noktası orasıydı. Her şeyi göze alarak biraz da ‘ne olacaksa artık olsun zaten yaralanmışım’ diye içimden geçirdim. Yürümeye başladım. Yürürken mermi sekmelerinin vızıltısı, merminin havada şaklaması ve topraktan çıkardığı sesleri duyuyordum. Koşmaya dermanım yoktu. Mermi yağmurundan bile kaçamıyordum.

Yamaçtan aşağıya, kayalıkların dibine indiğimde Erol’un da şehit olduğunu, artık yaşamağını öğrendim. Sağlam olan arkadaşları taşımak için meşe ağacından sal hazırlıyorlardı. Sedat’ın kafası sarılı, Refik’in omzundan giren mermi ensesinin arkasından çıkmış, esmer olan rengi kömür karası gibi olmuş, sessiz ve endişeli gözlerle olanları gözetliyordu. Bir ara göz göze geldik. Bakışı içimi acıtmıştı. Ben mi ona acıdım, yoksa o mu bana acıdı belli değildi. Bilinci açık soğukkanlı duruyordu. Arkadaşlar kolunu harp paketiyle askıya almışlardı. O da yaşamaya direniyordu. Tayfun Astsubay ve Murat Uzman Çavuşun gözleri nemlenmiş, artık kendilerini tutmuyorlar, ağlıyorlardı. Tayfun astsubay Tim Komutanı Murat ise unsur komutanıydı. Refik te onların timinde ve o da yaralıydı. İkisi de hem çatışmaya devam ediyorlar, hem de yaralı ve şehitlerin çekilmesine yardım ediyorlardı.


Bizim grupta herkes birbirini çok iyi tanırdı. Evli olanlar ailecek görüşüler, Ramazan aylarında sırayla bekârları iftara davet ederlerdi. Eğitim ve sporda tatlı bir rekabet olurdu. Herkes birbirinin ailesini tanırdı. Bu nedenle ayrı gayrı olmazdı. Arkadaşlar arasında yardımlaşma yapılırdı. Timler kuruluş-kadro olarak ayrı teşkilatlanmışlardı. Ancak birlik ve beraberlik ruhu en üst seviyedeydi. Zor zamanlarda, çatışmalarda yardımlaşma daha çok olurdu. Bu birlikteki arkadaşlık kardeşlikten daha öteydi. Hepsi dalında profesyonel askerlerdi. Her türlü silahı kullanmayı bilirler, patlayıcılarda çoğu uzmandı. Kolay kolay kayıp vermezlerdi.
Artık geri çekilmek için son hazırlıklar tamamlanmıştı. Yaralılara ilk müdahale yapılmıştı. Benim yaralı olduğum fazla belli değildi. Roket atışlarından kolundan ve yüzünden yaralanan başka elemanlarda vardı. Aşağı dere yatağında arama yapan Mustafa Astsubayın timinden birkaç kişi bize doğru yaklaşmışlar, ancak yanımıza gelmelerine teröristlerin atışı izin vermiyordu. Sağlam olanlar şehitleri omuzlayarak geri çekilmeye başladılar. Kalan birkaç kişi kayalıkların tepesinde çatışmaya devam ediyorlardı. Yaralılar ve şehitler çekilince pusudan sıyrılmayı deneyeceklerdi.


Son bir hamleyle yağmur sularının oluşturduğu bir yataktan aşağı doğru yürümeye başladım. 15 – 20 metre aşağıda, bir kayanın arkasına mevzilenmiş Mahmut’u gördüm. Yanıma gelmesine izin vermiyorlar, aramızdaki mesafeyi ateş altında tutuyorlardı. Mahmut ‘Komutanım bana doğru gelin, ben size yardıma geldim’ dedi. Artık bir yardım elini görmüş yaşama umudum biraz artmıştı. Ama yürümeye mecalim kalmamıştı. Yavaş hareketlerle mermi ve roket yağmurunun altında 20 metre yürüyecektim. Koşamazdım göğsümdeki ağrı çoğalmış ve göğüs kafesime baskı artmıştı. Son bir hamleyle yürümeye başladım. Yürürken sağıma soluma mermiler düşüyor, ama bana isabet etmiyordu. Mahmut’a doğru 3-5 metre kala tam ikimizin ortasına bir roket mermisi toprağa saplandı. Roketin ucu toprağa gömüldü, patlamadı. Eğer patlasaydı hem Mahmut’un hem de benim yaşama şansım belki de olamayacaktı. Takdiri ilahi adalet roketin patlamasını engellemişti. Mahmut’la göz göze geldim. ‘Komutanım ha gayret’ dedi. Kendimi yere bıraktım yuvarlanarak Mahmut’un bulunduğu yere düştüm. Adımımı atamıyordum son gücümü yuvarlanarak harcamıştım. Artık nefesimde bitmek üzereydi. Mahmut hemen hücum yeleğimin fermuarını açtı. Hücum yeleğinden bir harp paketi çıkardı. Nereden yaralandığımı sordu. Bende elimle kanlı tişörtü gösterdim. Tişörtü sıyırdı harp paketini göğsüme doladı, sağ yanıma sıkıca bağladı. Ben yarayı merak ediyordum. ‘Mahmut çok mu’ dedim. ‘Komutanım bir şey, yok sadece küçük bir delik var’ dedi. Beni kandırdığını, moralimin bozulmaması için böyle konuştuğunu düşünüyordum. Mahmut’a şehitlerin çekilip çekilmediğini sordum. Mahmut ‘Onlar çekildi komutanım biz kaldık’ dedi. Benim silahımı omzuna astı bir eline kendi silahını aldı. Hafifçe eğilerek beni sırtına almaya çalıştı. Ancak göğsümdeki acıdan eğilemiyordum. Sırtladığında nefes alamadım. Mahmut’a ‘silahımı sen tut yürü, ben senin omzundan tutunarak yürürüm’ dedim. Bir suyolundan Mahmut yavaş yavaş inmeye başladı. Bende omzuna tutunarak yürüyordum. Bazen ağırlığımı Mahmut’un sırtına verip ayaklarımı sürüyordum. Bazen de sadece tutunarak gücüm yettiğince yürümeye çalışıyordum.


Artık; zirveden aşağıya inmiş, ormanlık bir alanda, ateş tutmayan ve doğu batı hattında uzanan bir dere yatağındaydık. Burada yardıma gelen C timlerinin elemanları ve Sıhhiye ekibi vardı. Mahmut’a beni bırakmasını geri giderek diğer yaralıları çekmesini söyledim.

Sıhhiye Uzman arkadaş yarama baktı ve bir iğne yaptı. Kendisine yaramın durumunu sordum. Bana ‘Önemli bir şey yok komutanım’ dedi. Arakasından grup doktoruna telsizle çağrı yaptı. Acil olarak bulunduğumuz yere gelmesini ve ağır yaralıların olduğunu söyledi. Ağır yaralıydım. Duyduklarımdan sonra yaşama umudum biraz daha azalmış artık kendimi değil, geride kalan annemi ve kardeşimi düşünmeye başlamıştım. Gözümün önüne cenaze törenim geliyordu.

Bekir dere yatağından koşarak yardıma gelmişti. Yanıma geldi ‘Komutanım buraya helikopter inmez. İleride düz bir alan var, orada C Timleri emniyet aldı. Oraya kadar sizi çekeceğim’ dedi. Dere yatağında Bekir önde, ben onun omzuna tutunarak 300-400 metre kadar yürüdük. Hafif bir sırtı aşıp arkadaki düzlüğe varmamız gerekiyordu. Kayaların arkasına mevzilenmiş C Timi elemanları bizim yaklaşmamızı bekliyorlardı. Sırtı aşarken tekrar açık bir alanda ateşe maruz kaldık. Bekir bir kayanın arkasına mevzilendi. Ben açıkta kalmıştım. Son bir hamleyle küçük V şeklinde bir kayanın arkasına kafamı ve gövdemi gizledim. Ayaklarım açıkta kalmıştı. Ayaktan yaralanmayı göze almıştım.
Bizim ateş altında olduğumuzu gören timler, teröristlerin bulunduğu tepelere ateş etmeye başlayınca, son bir hamle ile ayağa kalkarak hızlı bir şekilde sırtı aştık. Sırtın arkasında bizi bekleyen diğer timler hemen yardıma koştular. Beni bir kayanın dibine uzattılar. İlker Astsubay tecrübeliydi. Yarama baktı. Başka yerde yaram olup olmadığını kontrol etti.

Susamıştım ve ağzım dilim kurumuştu. Yakınımdakilerden bir yudum su istedim. İlker Astsubayın Timinde Unsur Komutanı ve devrem, Mete su vermek istedi. İlker Astsubay ‘sakın su vermeyin iç kanama olabilir’ dedi. Mete yanıma oturdu acıyarak bakıyordu. Bir sigara yaktı bir yudum çekti. Benimde sigara içebileceğimi düşündü. Çekinerek uzattı. Nefes alamıyordum. Aslında sigara içmek isterdim fakat nefes alamadığım için teklifini geri çevirdim.

Diyarbakır’dan Uzundere’ye kadar Bölük komutanının habercisi ile aynı araçta yolculuk etmiştik. Haberci Trabzonlu tam bir Karadeniz uşağıydı. Hakkâri’nin sarp dağlarını görünce ‘Komutanım hamsi gibi tavaya oturduk. Kaçmak istesek kaçamayız da’ diyerek espri yapmıştı. Benim o halimi görünce ağlıyordu. Yanıma geldi gözleri yaşardı. ‘Komutanım sizde mi yaralısınız’ dedi. En çok o askerin bana bakışı etkilemişti. Cevap veremedim sadece kafamı sallayabildim.
Havada helikopter sesleri duyuluyordu. Kafamı kaldırıp havaya bakamıyordum. Sadece yakından uçtukları anlaşılıyordu. İlker astsubay telsizle irtibat kurmuş bulunduğumuz yeri tarif ediyordu. Aynı zamanda dağ silsilesine fazla yaklaşmamaları konusunda uyarı yapıyor, teröristlerin bulunduğu tepeleri pilotlara tarif ederek, pilotların muhtemel terörist atışlarından etkilenmemesi için çaba sarf ediyordu. Birkaç dakika sonra Helikopterler bulunduğumuz yere doğru yönelince, bir arkadaş kırmızı sis yakarak helikoptere yerimizi işaret etti. Helikopterin inmesine mümkün yoktu. Bulunduğumuz yer hem çalılık hem de kayalık bir çukurluktan oluşuyordu. Belli bir mesafede alçalabilirler ve teker koymadan, havada kalarak yardım edebilirlerdi. Helikopter birkaç denemeden sonra havada askıda kaldı. Teknisyen astsubay yan taraftaki pencereyi açarak geriye bakıyor, helikopterin kuyruk kısmı ve pervanelerinin bir ağaca veya kayaya çarpmaması uğraşıyordu.
Yere 2,5 - 3 metre kala helikopterin sürgülü kapısı açıldı. Bir kişi aşağı doğru bakıyor, eliyle gel gel işareti yapıyordu. Koluma giren iki kişi beni kaldırarak, helikopterin altına doğru götürüyorlardı. Helikopterin rüzgârından oluşan toz ve rüzgâr bulutu arasında, yukarıdan uzanan eller, aşağıdan yukarı uzanan ellerden zor da olsa beni helikoptere çektiler.

Anlaşılan Helikopter önce dere yatağından şehitleri ve yaralıları almış, daha sonra benim bulunduğum yere gelmişti. Helikopterin içerisinde Şehitlerimiz Hüseyin ile Erol, meşe ağacından yapılan sallara uzanmış yatıyorlardı. Hüseyin’in bedeninden akan kan helikopterin içine yavaş yavaş akıyordu. Manzara karşısında Pilotlar, teknisyen astsubay ve ilk yardım amacıyla helikopterin içerisinde bulunan sağlıkçı başçavuş kendilerini tutamıyorlar, ağlıyorlardı.


Helikopter yerden yükselmiş K.Irak toprakları üzerinden uçarak Şırnak istikametine yönelmişti. Cam kenarında bir kol bulmuş sıkı sıkı kavramıştım. Uykum geliyordu. Uyumamak için üzerinden geçtiğimiz Irak köylerine seyrediyordum. Helikopter yaklaşık 45 dakika veya bir saate yakın bir süre Irak toprakları üzerinde uçtuktan sonra tekrar dağlara doğru yöneldi. Bir vadiden geçerken, vadinin zirvesinde mevzilerden askerler bize el sallıyorlardı. Mevzilere dikilmiş Türk Bayrağı dalgalanıyordu. Muhtemelen sınırdan geçiyor, Türk topraklarına giriyorduk. Cudi dağı üzerinden geçiyorduk. Dağların yamacından şehir görünmüştü.
Şirnak şehrini görününce tekrar kendimi toparladım, uykumu dağıtmaya çalıştım. İçimde hafif bir sevinç oluştu. İnsan Şirnak’ı bile görünce sevinebiliyormuş demek ki dedim içimden. Şirnak’taki Sınır Tümeninin, Helikopter pistine iniş için yaklaşınca, ambulansların pistte bizi beklediğini gördüm. Helikopter piste tekerin koyduktan sonra kapılar açıldı. Ambulansın yanında bulunan askerler sedyelerle koşarak yanımıza geldiler. Sedyeye bindirdikleri yaralıyı alıp araca bindiriyorlar, hızla revire götürüyorlardı. Ben yavaş yavaş hareket ediyordum. Ağır hareketlerle helikopterden aşağıya indim. Bir sedye ile yardım ekibi yanıma geldi. Sedyeye bindirmek istediler ancak karnımdaki ağrı nedeniyle artık eğilemiyordum. Askerlerin omzuna tutunarak son ambulansa bindim. Ambulans hızla revirin önüne yanaştı. Yine ağır hareketlerle yürüyerek acil servise girdim. Bir sedyeye uzattılar, bir asker botlarımı çıkarırken hemşire yaramı pansuman yapıyordu. Bir kişi de adımı ve hangi birlikten olduğumu sordu. Hepsine cevap verdim.
Doktor önce şehitleri muayene etti ve yaşamadıklarını görünce şehit merkezine indirilmelerini söyledi. Şehit merkezinde şehitlerin son hazırlıkları yapılır, tabutlar hazırlanır, bayrağa sarılan tabutları önce helikopterle Diyarbakır’a, oradan da uçakla memleketlerine gönderilirdi. Doktor yarama baktı göğsümden bir film çekilmesini istedi. Yine ağır hareketlerle film odasına götürüldüm. Birkaç dakika içinde çekilen film geldi. Doktor filme baktı ve ‘hiçbir şey yok, bundan daha kötülerini gördüm’ dedi. Oysa ben nefes alamıyor uyumamak için kendimi zor tutuyordum. Göğüs kafesimdeki baskı ve ağrı artmıştı. Nabzımı ölçen hemşireye zorlada olsa ‘artık nefes alamıyorum göğsüm acıyor’ dedim.
Hemşire başka yaralılarla ilgilenen doktorun yanına giderek beni işaret etti ve ‘bu yaralı nefes alamadığını ve göğsünün acıdığını söylüyor’ dedi. Doktor yanıma geldi karın boşluğuma bastırdı acıyordu. Yüzümü buruşturdum ‘acıyor’ dedim. Doktor bu halimi görünce ‘bunun tehlikeli bir durumu yok canı çok tatlı ama yine batumu açın bir bakalım’ dedi. Bundan sonra bir iğne yaptılar ve karnımın sağ alt tarafına ilaç sürdüler. Bir kişi elindeki neşterle karnımda 5 cm bir delik açtı. Doktor başıma dikilmiş bana bakıyordu. Evet, canım tatlıydı hem de çok tatlıydı ama hiç acı hissetmiyor olanları seyrediyordum. Bir anda doktorun yüz ifadesi değişti onaylar gibi kafasını salladı yanındakilere ‘hemen ameliyathaneye alın’ diyerek emir verdi. Ya kurtuluyordum, ya da artık son anlarımı yaşıyordum. Kurtulduğuma sevinmeye çalışıyordum, sevinemiyor, endişeleniyordum.


Üzerimdeki elbiseleri çıkardılar. Bulunduğum sedyeden başka bir sedyeye taşıdılar ve üzerime mavi bir çarşaf örttüler. Koşar vaziyette ameliyathaneye götürdüler. Burada da sedyeden başka bir yatağa taşıdılar. Her şeyi hatırlıyordum. Yattığım yerde tepemdeki yuvarlak lambaların yandığını ve karnıma ilaç sürüldüğünü gördüm. Son hatırladığım şey ise bir kişinin burnuma siyah plastik bir şey uzatarak ‘seni artık uyutacağız’ demesiydi. Bu sözlerin arkasından bir neşterle göğüs kafesimin altından karın boşluğuma doğru kesildiğini gördüm. Bundan sonrasını hatırlamıyorum uyutulmuştum.
Şirnak’taki revir büyük operasyonlarda, Diyarbakır Asker Hastanesinden ve Ankara Gülhane Tıp Akademisinden gelen doktor ve hemşirelerle takviye edilir her türlü tıbbı müdahaleye hazır edilirdi. Tam olarak ne kadar uyuduğumu hatırlamıyordum. Uyanmıştım uyandığım yer kalabalıktı ve üşüyordum. Uyandığımı gören hemşire yanıma geldi üşüdüğümü söyledim. Narkozun etkisinden olduğunu biraz sonra geçeceğini söyledi. Üzerime birkaç battaniye örttüler. Titremem geçmemişti.
Doktora haber verdiler, oda geldi bana hangi birlikten olduğumu sordu. Sorduğu sorulara cevap verdikten sonra ‘bana ne yaptınız’ dedim. O da başarılı bir ameliyat geçirdiğimi birkaç gün içinde Diyarbakır’a göndereceğini söyledi. Susamıştım dilim damağım kurumuştu, su istedim. Doktor, ‘şimdi olmaz’ dedi. Birkaç gün serum ile yaşayacağımı, eğer enfeksiyon kapmaz isem bir hafta içinde normal gıda alabileceğimi söyledi. Ama ben ısrar ettim ‘susuyorum lütfen bir bardak su verin’ dedim. Doktor hemşireye bir bezi ıslatarak dudaklarıma koymasını istedi.
Hemşire bez parçalarını bardağın içine batırıp ıslattı. Dudaklarımın üzerine bıraktı. Hemen dudaklarımdaki bezi ağzıma alarak suyunu emdim. Hemşireden tekrar vermesini istedim. Hemşire bu durumun zararlı olacağını şimdilik serumla su ve gıda ihtiyacımın karşılanacağını, birkaç dakika içinde serumun etkisiyle susuzluğumun geçeceğini söyledi. Ama ben ısrar edince birkaç defa daha bezi ıslatarak dudaklarıma bıraktı. Sağ kolumdan kan, sol kolumdan serum veriliyordu. Karın boşluğumdan bir hortum, idrar yollarımda bir hortum dışarıda bir torbaya bağlıydı. Kollarımdan öylece yatağa bağlıydım. Göğüs kafesim komple sarılıydı.

Bulunduğum yer Yoğun bakım servisiydi. 60-70 yaşında bir amca dudak kanserinden ameliyat olmuş, bir korucu eşi doğum yapacağı için yoğun bakıma yatırılmış, bir askerin ayağının teki diz altından kesilmiş, bir astsubayın topuk altından kesilmiş, birkaç korucu ve yaralı bir peşmerge ile birlikte yaklaşık, 10-12 kişi yatıyorduk yoğun bakımda. Geceleri doğum yapacak olan kadın sancıdan ‘oy oy’ diye bağırıyor uyuyamıyorduk

Operasyon bölgesinden yeni yaralılar gelince bir koşturmaca başlıyor, durumu ağır olanlar yoğun bakıma alınıyordu. Biraz iyileşenler servise odalara alınıyordu.
Benimle beraber gelen yaralıların durumları biraz daha iyi oldukları için yoğun bakıma alınmamışlar normal servise yatırılmışlardı. İlk helikopter faaliyetinde Diyarbakır’a sevk edileceklerini yanıma geçmiş olsuna gelen arkadaşlardan öğrenmiştim. Hemşireler devamlı servise gelerek, serumları ve kan durumunu kontrol ediyorlar, biten serum ve kanı değiştiriyorlardı. 15 dakikada bir nabzımı ve tansiyonumu ölçüyorlardı. Gece nöbet değişimi olduğunda her nöbetçi hemşire aynı işlemleri tekrarlıyorlardı. Başımızda nöbet tutan hastabakıcı asker gece ilerleyen saatlerde kasetçalarda müzik dinlerdi. Kasetçalarda ‘Dünyada Ölümden Başkası Yalan’ şarkısı çalardı. Bu şarkı bildiğim bir şarkı değildi yeni çıkmıştı. Ama ne kadarda doğru söylüyordu. Dünyada ölümden başkası yalandı.


Operasyon bitmişti. Ertesi gün birliğimizden bir şehit haberi daha geldi. Silahlı temas gece boyunca devam etmiş, araziden ayrıldığımız gece peşmergelere roketle saldırmışlar, çekilme esnasında açılan ateşte Hilmi ERBAY’ da şehit olmuştu. Tuncer Teğmen şehitle beraber gelmiş bana geçmiş olsun diyordu. Birliğin durumunu sordum Silopi’ye çekildiklerini söylemişti. Hilmi’yi sordum, şehit olduğunu saklamaya çalıştı sonra benim bildiğimi görünce gözyaşlarını tutamadı.
Sakallıydım, peşmergeden farksızdım. Bir an önce sakal tıraşı olmak istiyordum. Revirde görevli Psikolog bayan üsteğmen moral vermek için bizlerin yanına geliyor, bir ihtiyacımız olup olmadığını soruyordu. Ona sakal tıraşı olmak istediğimi söyledim. Amacım hem tıraş olmak hem de aynada yüzümü görmekti. Yoğun bakımda tıraş olamayacağımı, servise çıktığımda ilk işinin bir berber getirtmek olduğunu söyledi.

Dönemin Ohal valisi ve birkaç heyet gelerek geçmiş olsun dileklerinde bulundular. Doktor gelen heyetlere brifing veriyor. Benimde hayati tehlikemin devam ettiğini söylüyordu.

On gün Şirnak revirinde yattım. Önce kan vermeyi daha sonra serum vermeyi kestiler. Doktor birkaç gün sonra dalağımın parçalandığını ve iç kanama nedeniyle ameliyat ettiğini söyledi. İlk sorduğum soru ‘Top oynayabilecek miyim’ olmuştu. Doktorda 20 gün sonra normal hayatıma dönebileceğimi söyledi. İnanmamıştım. Birkaç gün sonra çorba içmeye başladım. 10 günün sonunda karnımdaki dikişler alındı yavaş yavaş yürümeye başladım.
Annemin haberi yoktu. Operasyona giderken arazide olacağımızı söylemez, bir karakolda bekleyeceğimizi, karakolun telefonunun olmadığını görevden dönünce arayacağımı söylerdim. Devrem Yavuz’la telefonla konuştuk. Ona ‘sakın aileme haber verme ben iyileşince kendim ararım’ dedim. Yavuz birkaç gün sonra tekrar aradı ‘devrem birlikten mektup yazıldı. İstersen mektup ellerine ulaşmadan sen kendin ara’ dedi. Telefon etmek için üst kata çıktım annemi aradım. Durumu anlattım merak etmemesini yollara düşmemesini ve haftaya kendimin geleceğini söyledim.


On gün sonra Diyarbakır’a sevk edildim. Burada yatmama gerek olmadığını söylediler. 45 gün hava değişimi verdiler. Hava değişiminde, Konya’nın Ilgında ilçesinde yaşayan Hüseyin Astsubayın ailesini ve mezarını ziyaret ettim. Annesi felç geçirmişti. Beni görünce boynuma sarılıp ağladı. Babası Akşehir’e bir iş için gitmiş. Onun gelmesini bekledim. Üç oğlu da asker olan bir babaydı. Oğlunun biri şehit olmuş, biri aynı ilde görev yapıyordu. En küçüğü de Uzman Jandarma Okulunda öğrenciydi. Üç aslan babası en küçük oğlunu Askeri okuldan alacağını söylüyordu. Şaşkındı acısı hala yüreğindeydi ‘ben şimdi ne yapacağım diyordu. Hüseyin’i yeni evlendirmişti. ‘bir haftalık gelinim var’ diyordu. Sözler artık kâfi gelmiyordu ne denebilirdi ki. Hüseyin’le geçen son 23 günümüzü anlattım. Yaşadıklarımızı, gördüklerimizi, doya doya anlattım. Evlatlarını kendilerine anlattım. Artık kendi acımı unutmuş onları teselli etmiştim. Hüseyin’in babası küçük oğlanı ikna edememiş, oda Uzman Jandarma Okulundan mezun olduktan sonra Güneydoğu dağlarında görev yaptı. Sınavı kazandı astsubaylığa terfi etti.


Ben 10 yıla yakın devlet hizmetinden sonra emekli oldum. Halen Anadolu’da bir kıyı şehrinde yaşıyorum. Bütün bunları neden yazdım. Bazen bana soruyorlar ‘Güneydoğu sendromu var mı?’ diye. Evet var. Bu öyle bir durum ki televizyonda birkaç saniye izlediğiniz şehit haberlerini ve atılan ‘şehitler ölmez vatan bölünmez’ nutuklarını sizler unutabilirsiniz ama ben unutamıyorum.


Bu işleri para için yaptığımızı söylerler, her şeye para gözüyle bakan insanlar. Vatan sevgisinin değerini parayla ölçenler. Onlara gidilemeyen topraklara gitmelerini tavsiye derim. Hakkâri de bu vatanın toprağı değimli? O halde Çukurca Uzundere’ye gidebilirler mi? veya Hakan tepeye? Ya da Pirinçekene gidebilirler mi? Buralarda bu ülkenin sınırları içinde değil mi? Bodrum’a Kümbete, gidenler, Türk büküne gidenler, Kaş’a Kalkan’a gidenler, Belek’e Alanya’ya gidenlere tavsiyemdir. Birde gidilemeyen topraklara gitmeyi deneyin. Siz gidemezseniz de, canı pahasına oralar gidenler var. Merak etmeyin. Her karış toprağı şehit kanıyla sulanmış bu vatanın her köyünde, bir şehit mezarı olduğunu unutamıyorum. Bu mezar, Şemdinli’nin Yeşilova köyündeki korucu mezarı, Tekirdağ ili Malkara ilçesindeki, ya da Konya’nın Bozkır ilçesi Sorkun köyündeki bir şehit mezarı da olabilir. Eğer bir mezarlığın yanından geçersem, başucunda dalgalanan Albayrağa bakarım. Bir mezar görürsem gidiyorum yanına, mezar taşına bakıyorum, nerede şehit olduğuna bakıyorum. Genelde bildiğim yerlerdi buralar. Tunceli, Diyarbakır, Hakkâri, Bingöl, Şırnak, Siirt, Van, Mardin, ya da K.Irak dağları buralar. Yaşları 20-23-24-25…


Sizler her bayram Edirnekapı’daki şehitlikte yavrusunun mezarına kapanmış ağlayan anaların gözüne bakabiliyor musunuz? Onların yanına gidip gözlerinin içine bakarak ‘dinsin gözyaşın anacığım bak bende senin evladınım’ diyebiliyor musunuz? Veya kaçınız dediniz.


Metroda Gaziler için ayrılan beyaz koltuklara kaçınız oturmadınız. Boşta olsa gidip oturmadınız. 20 dakika ayakta durmaya kaçınız dayanıyorsunuz. Ben oturamıyorum. O koltukta oturup, kulağında kulaklıkta radyo dinleyen yeni yetme zıpçıktılara bakıyorum. Onlara acıyorum. Aslında onların suçu yok bu ülkenin gerçekleri onlara öğretilmedi veya bilmiyorlar, bilenlerde öğretmedi.


Hiçbir insan evladının ölmesini veya sakat kalmasını istemez. Hangi ana baba evladının kör olmasını ister, hangi ana baba evladının bir ayağının olmamasını ister. Siz ister misiniz mesela. Şu anda anaokuluna giden biricik yavrunuzun veya yeğeninizin ya da kardeşinizin, sakat kalmasını, hayatın baharında hayallerini sevdiklerini, eşini yavrusunu geride bırakıp ebedi yolcululuğa çıkmasını ister misiniz? Eğer istemiyorsanız lütfen şehit analarına ve gazilerimize biraz daha duyarlı olalım. Sadece biraz daha ilgi başka bir şey değil. Unutmayın ayakkabı koleksiyonu yapan bilmem ne manken kızımız, eğer onlar olmasaydı o ayakkabıları alamazlardı.


Hayatlarının en güzel çağında bu vatanı korumak için gözünü kırpmadan ateşe atılan, kolunu bir dağda, ayaklarını bir tepede sizler için feda eden bu insanlara onların mezarlarına, geride kalanlarına, hatıralarına saygılı olalım.


Şimdi birileri çıkıp Cumartesi Anneleri de var diyecektir. Bize göre tüm analar kutsaldır. Ancak, biz seçimimizi Şehit annelerinden, gazi annelerinden, asker annelerinden yana yaptık. Bizim analarımız şehit analarıdır. Dün Çanakkale’ye oğlunun eline kına yakıp gönderen analardır, Kıbrıs şehitlerinin, Kore şehitlerinin analarıdır bizim analarımız. Askere giderken gururla askere gönderen analardır. Oğlunun arkasından selam duran analardır, her şeye rağmen Vatan Sağ olsun diyebilen analardır.


Oğlunun eli kanlı bir terörist olmasına, bebek katili olmasına, kundaktaki bebeğe silah sıkmasına, okulları yakmasına, masum insanları katletmesine, öğretmenleri öldürmesine, köyleri yıkmasına, çarşılardaki insanların diri yakmasına, dağların mayınlanmasına ses çıkarmayan analar bizim analarımız değildir.


İşte bu nedenle tüm şehit analarının ve asker analarının önünde saygıyla eğiliyorum. Sağ olsunlar Varolsunlar. Bu vatan onlara minnettardır.




ALINTIDIR
[/FONT]