Home About Contact
Delikanlim.Net Forum / Paylaşımın Yeri



Hikayeler en güzel hikayelerinizi bizimle paylasin...


Delikanlim.Net'e hoşgeldiniz Tiklayin Chat yerimizde hem sohbet edin hemde Radyo Delikanlim dinleyin
Cevapla
Alt 03.04.2008, 10:53   #1 (permalink)
Moderatör
 
MeLtem - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 02.01.2008
Nerden: Almanya
Mesajlar: 4.021
Tecrübe Puanı: 9
MeLtem iyi bir yolda
Daumen hoch DoStLuK HiKaYeLeRi

Bir Arkadaslık Hikayesi

bir hastane odası iki yatak ve hayatla olum arasındakı çizgide yaşamdan yana kalmaya çalışan iki kalp hastası.Yataklardan biri pencere önünde diğeri duvar dibinde.Pencere önündeki sabahtan akşama kadar pencereden dışarı bakıp seyrettiklerini duvar dibinde birşey görmeden ,aynı kaderi paylaşan birşey görmeyen hasta arkadaşına anlatıyor!
-Bugün deniz dünden daha durgun.Rüzgar hafif esiyor olmalı.Beyaz yelkenliler denizde belli belirsiz ilerliyorlar kuğu gibi süzülüyorlar.
-Park mı?Ha,park henüz tenha.Salıncakların ikisi dolu ikisi boş.Geçen haftaki sevgililer yine geldiler.Elleri birlerinden hiç ayrılmıyor.Şimdi erkek kızın saçlarını okşuyor,ne kadar birbirlerine yakışıyorlar.
-Erguvanlar bugün çıldırmış öyle bir çiçek açmışlar ki etraf mora boyanmış.Erikler desen keza,tepeden tırnağa beyazlar giyinmiş.İşte parkın neşesi çocuklar geldi.Ellerinde rengarenk balonlar var ah kardeşim görmelisin.
Bu böyle sürüp giderken her gördüğünü anlatıp dururken ansızın bir kalp krizi geçirir pencere kenarındaki.Duvar dibinde düğmeya bassa doktoru çağırabilir ve belkide arkadaşı kurtulabilir.Ama ama yapıyor işte şeytan karışıyor işine.Arkadaşı ölürse pencere kenarı boşalacak ve kendisi oraya geçecek.Bugüne dek kulaklarıyla duyduğunu gözleriyle görecek ve duvar dibindeki düğmeye basmaz ve arkadaşı ölür.Ertesi gün duvar dibinde olan yatağını pencere kenarına taşırlar.Bekledği an gelmiştir artık yattığı yerden pencereden dışarı bakar.
Dışarıda kapkara bir duvar işte hepsi bu kadar.
--------------------------------------------------------------------------
Bir Dost Bulamadım.....!

BİR DOST BULAMADIM.

‘‘Seyyah olup şu âlemi gezerim,
Bir dost bulamadım gün akşam oldu.
Kendi efkârımca okuryazarım,
Bir dost bulamadım gün akşam oldu.''

Taş, üstünde taş, yükseldi duvarlar, sahte gülüşlerdeki bakışlar gibi anlamını yitirdi yaşam, kör kuyulara atılan mahkûmlar kadar yalnız kaldık koca şehirde.

Oysa umutlarımız vardı.

Ayaklarımda beyaz çoraplar, ütülenmiş gömleğimi ve pantolonumu uzattı kız kardeşim. Yüreğim deprem yaşamışçasına çarpıyor, ilk defa evimden ayrılmanın heyecanı ve korkusu ile annemin elini öptüm, ağladım ilk defa.

Adet olduğu üzere kapının önünde su serptiler ardım sıra. Ben içimde fırtınalar koparak bir daha geri gelmeyeceğim istediğiniz kadar su serpin diye tebessüm ettim. Acaba bu hınzırca gülümsememi gördüler mi bilemem.

Hayatımda ilk defa , tuvalet ihtiyacı için para aldıklarında şaşırdım, ürperdim. İlk defa masada sürahide su yoktu. Lokantada içtiğim su için ayrıca para aldılar.

İstanbul'a ilk geldiğimde ayaklarımdaki beyaz çoraplara bakarak kızlar kıs, kıs güldüler ilk defa kıro dediler duyacağım biçimde.

Kiralık ev aradım günlerce, yok dediler, bekâra ev yok. Hele Kars'lıyım diyince adamların suratı bir başka asıldı. Anlamadım neden Karslı'yım diyince suratlarının asıldığını.?

İş aradım günlerce, koca fabrikaların kapılarından döndüm. Biz seni ararız dediler. Meğer bu baştan savmanın nazik bir yöntemiymiş. Oysa, yok işimiz yok, seni almıyoruz deseler de olurdu.

Tam bitip tükendiğim bir akşamüstü Hüseyin'i tanıdım. Bir inşaatta kum taşıyordu. ona doğru baktığımı görünce;

- Ne baktın kardeşim, hiç kum taşıyan adam görmedin mi?
- Yok dedim, öylesine baktım.
- İş mi arıyorsun, nesin diye sordu.

Evet, iş arıyorum. İnşaatta iş var mı bende çalışabilir miyim?

Kahkahalarla güldü. Meğer - iş mi arıyorsun argoda, belamı arıyorsun git başımdan beni uğraştırma anlamına geliyormuş. Benim saf ve doğallığıma şaşırarak yanına çağırdı. Tanıştık. Erzincan'lı olduğunu söyledi. Erzincan'ın Tercan kazasından gelmiş.

Beş yıldır inşaatlarda çalışıyorum dedi. Beni kalfayla tanıştırdı. Ertesi sabah bende o inşaatta işe başladım.

Öğlen yemeğini beraber yedik. Biraz peynir, iki üç domates birde kuru soğandı, öğlen yemeği. İnşaattan topladığımız kalas parçalarıyla yakılan ateşte çay demledik.

Birkaç gün böyle geçti. Sonra bende inşatta tahtalardan yapılan derme, çatma kulübede yatmaya başladım.

Yorgun argın döndüğümüz kulübede küçük bir tüp gazın üzerinde yemek pişirir, orada soğuk sularla naylon leğenlerde çamaşır yıkardık. En büyük lüksümüz arkadaşları dışarı gönderip yarı ısıtılmış suyla banyo yapmaktı.

Böyle yaşanan gurbet akşamlarında öğrendim Sınıf Mücadelesini, böyle akşamlarda alın terinin sermaye karşısında ezildiğini anladım.

Yorgun bedenlere rağmen hasret ve özlem kokan mektuplar yazılırdı, bazı arkadaşların okuma yazması olmadığından onların gelen mektuplarını okur, onların ağzından mektup yazardım.

Mektuplarında, anne, baba, dostlara selam yazılırdı, kapıdaki köpek, ahırda ki öküz bile sorulurdu, yüreklere kor gibi düşen gurbet akşamlarında. Ne yavuklu, nede eşine selam söyleyemezdi. Bilirdi mektup köy meydanında Öğretmen beğ tarafından okunacak. Mektubun ucunu yakardık. Herkes bunun anlamını bilirdi.

‘‘ Yine yakmış yar mektubun ucunu,
İbibikler öter ötmez ordayım ''

İnşaatta çalıştığım günlerde beyaz çorap ve iç çamaşırı giymedim, yok, kıro dediklerinden değil, yıkamak zor olduğundan giymedim.

Bir mayıs günü işi bıraktık. Taksim meydanında İşçi kardeşlerimizin yanında olmalıyız dedi Hüseyin. İlk defa Direniş lafını duydum ondan.

Taksim meydanında toplanan kalabalığın arasında sol ellerimiz havada avazımız çıktığı kadar bağırdık, sloganlar attık. İlk defa ‘ Kahrolsun Emperyalizm' – ‘Kahrolsun Faşizm' yaşasın işçi direnişi sloganlarını öğrendim. Gerçi çok sonraları dayak yediğimiz polislerinde maaşları az diye yürüyüş yaptıklarını duydum.

Ara sokaklara dağıldık. Hüseyin'i bulamadım. Kasımpaşa'dan Aksaray'a kadar yayan yürüdüm. Aksaray'dan dolmuşa bindim ve inşaata geldim.

İnşaatta birkaç arkadaş vardı. Baktım herkes eşyalarını topluyor. Nedir, ne oldu diye sordum.
Hüseyin'i polis tutukladı, en geç yarın burayı da bulurlar. Eğer tutuklanmak istemiyorsan eşyanı topla ve buradan uzaklaş.

Şaşırdım, biz kimseye zarar vermedik ki. Hem radyolar işçi bayramı diyor. Biz bayram kutlamaya gitmedik mi?

Ecevit radyo haberlerinde işçilerin bayramını kutlamadı mı?
Demirel ‘benim işçi kardeşlerim' diye başlamadı mı nutuk atarken.

O inşaatta çalışan 20 kadar işçi bir akşam vakti dağıldı. Çoğu ikişerli, üçerli gruplara ayrıldı. Tek başıma kaldım.

Bir çantaya üç beş eşyamı koydum, Sünger yatağımı ve battaniyemi inşaatta bekçilik yapan pala Hamza'ya bıraktım.

Gözyaşları içinde ayrıldım oradan, bir daha Hüseyin'den haber alamadım.

Ne zaman bir inşaata kum çekildiğini görsem içim daralır, ağlamak isterim.

Yıllar geçti, Ekmek kavgasında kâh üzüldüm, kâh sevindim,aylar önce bir inşaatın önünde arabamı durdurdum. İnşaatın üst katlarına kum çeken arkadaşlara bakmaya başladım. İçlerinden hafif kirli sakallı olan bana doğru baktı,

- Buyur abi, birini mi aradın.?

- Hüseyin, diyecek oldum, sonra vazgeçtim. Nereden tanıyacak, aradan 25 yıl geçti. Şimdi Hüseyin 45-50 yaşında olmuştur. Saçları beyazlamış, omuzlarına yılların yorgunluğu çökmüştür.

- Kolay gelsin arkadaşlar dedim, ve oradan ayrıldım. Arabanın radyosunda çalan türkü yüreğimi dağladı.

- Gözyaşlarıma engel olamadım. Ümraniye'den Boğaziçi köprüsüne doğru giderken yol kenarına dizilen koca, koca plazalara, gökdelenlere baktım. Her binanın çakıl taşında, kum tanesinde Hüseyin'i gördüm.


‘‘ Bilmem el elinden, yoksa özümden,
Ah ettikçe yaş gelir gözümden,
İki elim kalkmaz oldu dizimden,
Bir dost bulamadım gün akşam oldu.

Kul Himmet üstadım ummana daldım,
Gelenden geçenden haberin aldım.
Mecnun olup şallar, şallar geyip dolandım,
Bir dost buldum ama ¤¤¤ akşam oldu. ''

--------------------------------------------------------------------
Katya ve Arkadaşı


Ne arıyorsun? diyor erkek doktor Katya'ya.
Sessiz olsa da, düşünceli olsa da, Katya' ya yakınlık duyanlardan olduğu aşikar.
Belli türleri sevdiğin, tercihinin bir çoklarından ayrı olması, bilinmeyen ama tahmin edilebilen özellikler taşıdığın belli.
Ne arıyorsun? diye yineliyor.
Bu sözler genç kadını huzursuz eder gibi. Sehpadaki tıp dergilerinden herhangi birini alıyor, herhangi bir sayfasını açıyor.
onu alçakça olarak niteliyorum, diyor sonra.
Ne dedi, niçin dedi, kime dedi? Evet. İşte söyledi Katya. Hem de aşikar söyledi.
Bilinmeyenler çoğaldı diye düşünüyor adam.
Doktor gülüyor yalnızca.
Katya birini alçakça olarak nitelendirdi. diye mırıldanıyor sonra. Katya'ya bakıyor. Belli, onu bu güne kadar böyle görmemişti. Arkadaşını değişik duygular içinde görmek, onun bilinmeyen yönünü yakalamak adamı mutlu ediyor.
Benim kıyılarımda yer edinmek istiyor, sanki yanıbaşımda bir devlet kuracak… faaliyetlerini başlatabilir…
Son kelimeyi hem daha düşük söyledi, hem de yutkunarak.
İnsan onuruyla oynayan tiplerden olduğunu yıllar öncesinden söyledim sana. Faaliyetlerini bilerek yaptığını sanmıyorum. diye düşünüyor Katya.
Sonra. Yutkunduktan ve şöyle diyor:
'Ben tarihin en onurlu kişisini arıyorum.'
-----------------------------------------------------------------
Üç Dost


Hep insanın bir tek dostu olur derler.Ama benim 2 tane dostum var.Yani biz üç kafadarız.İkimiz erkek bir tanemiz kız.Hepimizin farklı özellikleri olmamıza rağmen çok sıkı bir dostluk kurmuş durumdayız.Hikayemiz şöyle başladı...
6. sınıfta izmire taşınmıştım ve orada bir okula başladım.Sınıftaki ortama yeni alışmaya başladım derken Tuğra adında çok iyi bir arkadaş edindim.Beni kendisine çeken bir özelliği vardı.Diğerlerinden farklıydı.7. sınıfta arkadaşlığımız dostluğa dönüşmüştü ve yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi.Dostunuzun olması ne kadar güzel biliyor musunuz arkadaşlar dost her zaman yanınızdadır.Bunu asla unutmayın.İstediğiniz her şeyi onunla paylaşabilirsiniz.Ve asla size ihanet etmez.Döneyim kendi hikayeme.8. sınıfa geçtiğimizde.Bize daha önce kendisini belli etmeyen bir kız arkadaşımız katıldı.İsmi Zeynep.Ve o bizim kalbimizi kazandı biz de onun.Artık kopmaz bir zincir haline gelmiştik.Gerçekten aramızı bozmak isteyen bir sürü arkadaş dediğimiz insanlar oldu.Ama biz her zamanki gibi kafa kafaya verip üstesinden geldik.Eğer birimizin bir sorunu oldumu diğerleri çözemesede yardım eder.Ben dostluğun çok önemli bir şey olduğunu çok küçük yaşta anladığım çok mutluyum.Eğer yaşamınızda bir dostunuz varsa asla kalbini kırmayın eğer kalbini kırdığınız bir dostunuz varsa geri kazanmaya çalışın biliyorum zor olacaktır ama o insan sizin için çok önemlidir.İnanın ki o da sizde onun için değerlisiniz.Ben daha sonraki hayatımda eğer başımıza bir şey gelmezse bu iki tane dostumun yakasını bırakmaya niyetli değilim çünkü onlar her zaman benim yanımda oldular.

-----------------------------------------------------------------
Yaşlı Çınar ve Zeytin Gözlü Çocuk

Kış mevsiminin, etkisini yavaş yavaş kaybetmeye başladığı günlerdi. Baharın geleceğini muştulayan cemreler bekleniyordu. Sonunda cemre, hava ve topraktan sonra suya da düştü. Hem de ateş topu bir sıcaklıkla....

Su da hava gibi, toprak gibi ısınmaya, yaşam daha kolay, daha güzel yaşanılır olmaya başladı. Cemre; havanın güzelleşmesini, suyun ısınmasını ve toprakta gizlenen tohumların, kuru ağaç dallarının, canlıların uyanmasına sebep oldu. Bir umut oldu canlı cansız tüm varlıklara.

Cemre toprağa düştükten sonra bahar geliverdi dağlara, ovalara, kırlara, köylere, şehirlere. Ve ardından yüreklere. Önce kardelenler, nergisler kaldırdı bükülmüş boyunlarını gökyüzüne, ardından frezyalar, kır karanfilleri, kırkkanatlılar ve güller. İç gıdıklayan kokularını etrafa yaydılar, renk renk ışıklarını sulara aksettirdiler.

İşte bu baharı soluyan, zeytin gözlü bir çocuk vardı uzaklarda. Zeytin gözlü çocuk gülümsüyordu karlar erirken. Bahar, onun da içini kıpırdatmış, bir şeyleri yerlerinden oynatmıştı. Kıpır kıpırdı içi. Dağlara doğru yürümeyi geçiriyordu içinden. Ve dağlardan ovalara doğru koşmayı.

Fırladı, bahar kokan sokağa. Baharın gelmesiyle birlikte; kuşların daha bir neşeli öttüğünü, daha bir neşeli uçtuğunu gördü gökyüzünde. Dereler daha bir sevinçle akıyor, çoşkuyla esen rüzgar; dağ doruklarında konaklayan karın sularını ovalara indiriyordu..

Kalbi umut ve sevinçle çarptı o an. En soğuk sözler bile yumuşayip inceldi, eridi yüreğinde. Sevdiklerini anımsadı. Yaşlı çınarı, dallarında yuva yapan ve sevinçle kanat çırpan minik minik kuşlari.Ulu çınarına gitmeliydi.Uçarcasına yöneldi çınarına doğru. Koştu koştu koştu.

İlkbaharın kokusunu cigerlerine derin derin çekerek, yemyeşil çayırlarda, çiçek desenli kırlarda koşarak, çınarın yanına geldi. Çınarın dibinde durdu. Kabaran solugunu dinlendirdi önce.Sonra, gülen gözlerle sevgi ve dostluk kokan yaşlı çınara baktı. Rüzgar dağlardan, ormanlardan kırlardan topladığı bütün çiçek kokularını alıp buraya getirmişti. Çınar sıcacık sevgisini, ulu bedenine tutsak etmişti.

Fakat, zeytin gözlü çocuğun dostluğu, canevine dalga dalga dolduğunu hissediyordu. Zeytin gözlü çocuk da öyle....Çınardan çocuğa, çocuktan çınara doğru akıp giden bir şeyler var gibiydi. O küçücük yüreğinde dağ gibi kederini büyüten ve dallarının altına sığınıp gizli gizli ağlayan, hülyalarına kara bulutlar düşüren çocuk o değildi sanki. Çınarın yanında umutlu, mutlu görünüyordu.

Şimdi sevinçliydi zeytin gözlü çocuk. Yüzü, gözleri gülüyordu. Bahar gülüyordu. Sular, dağlar, bütün dünya gülüyordu onunla ..Bir şarkı vardı dudaklarında, sevinç ve neşe dolu. Her yer çınlıyordu sesiyle. Bir yıldızı vardı şimdi, gecelerini aydınlatan bir yıldız. Bir bulutu vardı şimdi, üstünden bembeyaz geçip giden. Kar gibi, tüy gibi, rüzgar gibi bir bulut.

Bir sevgisi vardı şimdi, içinde çoğalan, hep içinde kalan, sıcacık. Bir mevsimi vardı şimdi, gülümseyen, içinde bütün güzellikleri saklayan. Bir ümit, bir ses, bir ışık, bir heves gibi. Bir yeri vardı şimdi; ıssız bir ada, bir dağ, bir deniz kıyısı gibi. Belki herkese uzak, ama kalbine en yakın yer. İşte o yer bu çınarın altıydı. Hemen her gün buraya gelir, acılarını unuturdu. Hayallerini burada kurar, içini bu çınara dökerdi.

Kimbilir aradan ne kadar zaman geçti... Bir gün düşüncelere daldı yaşlı çınar. Çünkü içten içe bağ kurduğu, her gün yolunu beklediği, kendisiyle konuştuğu dert ortağı, zeytin gözlü, tatlı sözlü arkadaşı gelmiyordu artık.

Şaşırdı. Acaba neler olmuştu? ''Her gün gelirdi.'' diye düşündü çınar. Günler geçip gidiyor, zeytin gözlü çocuk gelmiyordu. "Belki hastalanmıştır. İyileşince gelir." diye avuttu kendini. Ama her dakika, yerini ümitsizliğe bırakan bir oyundu sanki.

Günler usul usul geceye, geceler usul usul gündüze akıp gidiyordu. Ne zeytin gözlü çocuk vardı ortalarda, ne de kendisinden bir haber. Hala ne olduğunu düşünüyor ama , zeytin gözlü çocuğun neden gelmediğine bir türlü yanıt bulamıyordu.

Birden durup sessizligi dinlemeye başladı, ürperdi. Yalnızlığın içine işlediğini hissetti.Rüzgar dallarını salladıkça inliyordu.''Nerdesin zeytin gözlü çocuk? Seni çok özledim, tatlı sözlerini de.'' diye iç geçirdi."Hasta değilsin ya! İstersen sana bir demet kırmızı karanfil yollarım." Diye fısıldadı.

Günler böylece geldi geçti. Geceler sabahları soluyarak uzaklaştı yanından.Gündüzler gecelere bıraktı yerini, geceler gündüzlere.Bir umutla zeytin gözlü çocuğun yolunu gözledi durdu.

Ama o gelmiyordu.Umudu, her geçen gün biraz daha azalıyordu çınarın. Her gün bir sürü insan gelip geçiyor, çevresinde kuşlar kelebekler uçuşuyordu. Bir tek o gelmiyordu. Kıpır kıpır doğada yalnızlık çekiyor, o kalabalıkta yalnızlığı yaşıyordu. Kendini ıssız bir çöldeymiş gibi hissediyordu. Susuz, kimsesiz, ağacı, yeşili olmayan bozkırda kavruluyor gibiydi.
Oysa çevresi kuşlarla, ağaçlarla, yeşilliklerle doluydu. Tüm bunlara ragmen, içinde bulunduğu ortamda kendi başına kımıltısız, mutsuz ve yalnızdı.

Bir gün etrafındaki sessizliği dinlemeye başladı, ürperdi. Bir ayak sesiydi beklediği, bir çift zeytin gözdü. Ama nafile! Damarlarındaki kanı donmuş gibi, bütün dalları yaprakları fırtınaya tutulmuşçasına titredi. Oysa her şey aynıydı. Güneş, gökyüzü, kuşlar, rüzgar hep aynıydı. Eksik olan, sadece zeytin gözlü çocuktu.
Aylar geçmesine rağmen, zeytin gözlü çocuk hala ortalarda yoktu, gelmiyordu. Umudunu nerdeyse tamamen kaybediyordu....

''Umudumu kaybettim , umut her şeydir. Kırgınlığım, kızgınlığım o zeytin gözlü çocuğa. Giderken yanında götürdü umudumu. Umudum benim yaşama nedenimdi, yaşama sevincimdi. Ben umutsuz nasıl yaşarım!'' diye sitem etti içinden. Sonra sararmaya başladı
yaprakları. Birer birer terkediyorlardı onu.....

Heybetli gövdesi üşümeye başladı. Isındığı ateşler söndü, küllendi.Üşüdü üşüdü.. Yollara baktı uzun uzun. Ne gelen vardı, ne giden.. Bomboş geldi her yer. Hiç bir şeyin anlamı kalmamıştıişti. Titredi koca çinar. Ürperdi yapraklari tiril tiril. Savurdu kalan yapraklarını. Yaprakları dinmez gözyaşı oldu, döküldü. Derelere, ıssız ovalara, kırlara şehirlere doğru savrulup gitti...

Neden sonra karlar yağdı yağdı, aylar sonra eridi. Kar suları, bir yatak bulup, indiler ovaya doğru.Ardından leylekler döndü yuvalarına, kırlangıçlarla süslendi gökyüzü. Deniz dalgalandı. Toprak menekşeler armağan etti çocuklara. Yıldızlar kaydı, ayvalar sarardı. Zeytin gözlü çocuk yine gelmedi.

Çocuklar büyüdü; kimi genç kız oldu, kimi, yağız bir delikanlı. Erguvan dudaklı genç kızlar beyaz duvaklara büründü. Evlerde her akşam lambalar yandı, lambalar söndü. Ay ışığı yeri gögü süslerken, sevgililer buluştular gizlice, gür dallarının altında. Saatlerce yan yana oturdular, birbirlerine sevgi dolu sözler fısıldadılar.Kah susarak, kah konuşarak sarıldılar birbirlerine. Çınar gördü tüm bu oldu bittileri, sevgi dolu fısıltıları dinledi. Yıldızlar ışıklarını gönderdi.Rüzgar yapraklarını okşadı. Neye yarardı ki tüm bunlar! Zeytin gözlü çocuk gelmedikten sonra neye yarardı!.

Yine umuda yöneltmişti yüzünü dağlar. Havaya, suya ve toprağa cemre düşeli epey olmuştu. Zeytin gözlü çocuksuz gelen kaçıncı bahardı bu! Dağlarda kardelenler, ovalarda erik ağaçları, kırlarda papatyalar bir sevinçle açıverdiler. Güneş; bahçeler, çiçekler, börtü böcek ısın ,yer- gök, çocuklar şenlensin, bütün ağaçlar, bitkiler yeşersin diye, güneş gün boyu dikildi tepelerinde.

Herşey zamanı gelince görevini en iyi bir şekilde yerine getirdi. Ne yağmur, ne rüzgar, ne güneş, ne kar unutmadı çınarı.. Ama zeytin gözlü çocuk gelmedi.
Bulutlar yere inip, kümelendi çınarın başında. Sonra yağmur olup, gözyaşı gibi damladı çınarın dallarına, yapraklarına. Ki, koca çınar yeşersin diye. Toprağın derinliklerine uzanan köklerine yağmur suları indirildi, beslensin diye. Bahar rüzgarı, dallarına vurdu, çınarı kış uykusundan uyandırmak için. Olmadı! Hiç biri yeterli olmadı bu çabaların. Çınar, yeşermedi. Çünkü eksik olan bir şey vardi. O da, zeytin gözlü çocuktu....

Bir daha hiç bir bahar yeşermedi yaşlı çınar. Damarlarindaki can suyu çekildi. Uçlarından başlayarak dalları, gövdesi kurudu. Artık kuru bir odun parçasından farksızdı.

Aradan çok uzun bir zaman geçmişti. Bir gün koca bir adam geldi Hollanda’dan, zeytin gözleriyle baktı uzun uzun ağaçların olduğu yere, yapraklar yeşil yeşildi. Yıllardır ayrı kalmıştı ve yıllar sonra ancak gelebilmişti çocukluğunun geçtiği bu yerlere.

Ağaçların dallarında yine kuşlar cıvıldıyordu, kelebekler uçuşuyordu etrafında. Çınarını aradı yorgun gözleri, baharında eylülü yaşayan kanadı kırık bir kuş gibi çırpındı, kalbini hüzünle dağladı, ağladı hülyalarına siyah bulutlar inmişçesine… Bir demet kızıl karanfil bıraktı çınarın koynuna, gülümsedi içi burkularak kurumuş yaşlı çınara, eğilip kulağına fısıldadı ‘seni seviyorum’ dedi…


Ben dalları fırtınalarda kopmuş
yaslı ve yaşlı bir çınarım
binlerce acının ortasında yorgun ve yalnız

alnı gül işlemeli günler getir bana ey çocuk
hülyalı gülüşler
gözlerinle görmek istiyorum sabahı
dünyayı yüreğinle sarmak istiyorum
umutlu ve şen

ne zemheriler gördüm ben
ne fırtınalar geçirdim
çağının ışığıyla yak beni ey çocuk
çağının ışığıyla sar, üşüyorum

gövdemde kaç balta izi var
kaç kan lekesi alnımda
nice ihanetler gördüm ben
nice zulümler

üşüyorum
alnı gül işlemeli baharlar getir bana
umudu sevda kokan sabahlar
gözlerinle görmek istiyorum yarınları
dünyayı yüreğinle sarmak istiyorum

pınar seslerine kat
başak tanelerine koy
arıt beni günahlarımdan
lekesiz bir sevgiyle geçilir ancak ırmaklar
kocaman bir yürekle ey çocuk
beni yüreğinle sev, gözlerinle okşa
bırakma ellerimi n’olur
Bırakma ellerimi…
-------------------------------------------------------------------------
Bir Eski Dost

“............................................ ..... .
babam askeri personel olduğundan sık sık yer değiştiriyorduk.Her gittiğimiz yeni yere alışmak hepimizi yoruyordu.İşte yine yeni bir yere gelmiştik.Allahtan okulumuz bitmişti ve öyle gelmiştik.Şirin bir mahalleydi burası,evler müstakil ve bahçeli, sokağın sonunda bir çocuk parkı vardı,belediye tarafından yaptırılan salıncak,kaydırak ve tahtaravalli kopmuş veya iyice yıpranmıştı,kalan demirlerinde mahallenin çocukları kendilerine göre eğleniyorlardı.Sabah kahvaltımı yapmış,annemin öğleden sonra gelecek misafirleri için siparişlerini almış ve temizlik yapacağım bahanesi ile kapı dişarı edilmiştim evden.Bir süre bahçe kapısından sokağı izledim.Parkta yine bir sürü çocuk gürültülü biçimde oynuyordu.İlk okulu bitirmiş orta okula gidecektim artık.Kimseyi tanımıyordum,oysa annem çık bak bir sürü çocuk var oynarsın onlarla demişti.Nasıl tanışacaktım ki onlarla,mutlaka kavga ile olacaktı bu.Çok sık yer değiştirdiğimizden sokak kavgalarına alışkındım artık. Haydi bakalım diyerek parkın yolunu tuttum,topumu da götürüyordum,belki maç bahanesi ile tanışacaktık çocuklarla.Çocuklar beni görünce garipsediler önce,aralarında fısıldaştılar,salıncak demirinin en üstüne çıkmış iri bir çocuk çevik bir hareketle atladı yere,yanıma gelerek,hoş geldin mahallemize dedi gülerek,ben mustafa,herkes bana ayı mustafa da der ama,senin böyle demeni tavsiye etmem,Gülümsedim içimden açık sözlü bir çocuktu bu,sonra diğerlerini de çağırdı,teker teker tanıştık onlarla da,çocukların lideriydi adeta mıstık,tüm çocuklar onun sözünden çıkmıyordu,genelde oyunları o kuruyordu ve bozuyordu. Ben de fena sayılmazdım,spora yatkındım,mıstığın yaptığı en zor hareketleri ben de yapabiliyordum,o nedenle mıstıkla çok iyi bir arkadaşlığımız başladı,ikimizde liderdik mahallede.O yaz mükemmel geçti benim için,bu arada orta okula da yazılmıştık, hatta mıstıkla aynı sınıfta okuyacaktık.Ailelerimiz de çok iyi anlaşmıştı.Bazen yemekleri filan beraber yerdik onunla.Çok ilginç bir insandı o,bazen odasında kaplumbağa yavruları,bazen sapanla kanadını kırdığı sonrada iyileştirmek için çabaladığı kuşlar,bir akvaryumda dereden yakaladığı balıklar ve kurbağa yavruları.Bir ipe sakız bağlayıp yer altında yaşayan örümcekleri yakalamayı mıstıktan öğrenmiştim.
Okulların açılmasına bir hafta filan vardı,biz bir akşam vakti yine parkta toplanmış mıstığın öğreteceği zor hareketleri yapmaya çalışıyorduk.Bir çocuk atladı ortaya,ya bakın haydi güreş yapalım bu defa,hatta sen mıstıkla güreş,eminim onu yenebilirsin sen.Çünkü bu güne kadar onu kimse yenemedi.Yüzüm aydınlandı birden,çocukalr bana bu kadar güveniyorlardı. Heyecanlandım,ayrıca gururum da okşanmıştı.Pehlivan edasıyla gömleğimi çıkardım ortaya yürüdüm,olur dedim,neden olmasın? Mıstık yüzünü buruşturdu,hayır dedi,ben seninle güreşmem,”neden dedim? Alt tarafı bir güreş,haydi şu çocuklara gösterelim” yine hayır dedi,seninle güreşmek istemiyorum,içimden belki yenileceğinden korkuyor diye bir his geçti,bu düşünce beni daha da azdırdı,haydi dedim yoksa çocuklar senin korktuğunu snacak.
Pekala dedi,haydi o zaman başlayalım.Güreşimiz yarım saat kadar sürdü,yenişemedik,mıstık boy ve cüsse olarak benden çok iri olmasına rağmen beni yenemedi,birden ayağa kalktı ydi,bu kadar yeter dedi,ben eve gidiyorum.
Ağır adımlarla giderken arkasını dönmeden”Arkadaşların birbirlerine,hele başkalarına kanıtlayacakları üstünlükleri yoktur” dedi.Buz gibi oldum o an,anlamıştım,mıstık beni bilerek yenmemişti.Ağlamaklı oldum,ağlayamadım.
Orta ikiyi bitirdiğimiz yıl yeni bir yere taşındık.Ama sık sık mektup yazıyorduk.Gerçi hep ben yazardım,mıstık pek yazmayı sevmezdi,bahanesi de “yüzünü göremedikten,karşılıklı oturup konuşamadıktan sonra yazmak saçma geliyor” olurdu.
Lise sona giderken okul takımında oynuyordum.Liseler arası futbol turnuvasında finale çıkmıştık.İlk yarıyı 1-0 yenik kapamıştık.Soyunma odalarına giderken,birden onu gördüm.Mıstık gelmişti.Uzamış,baya irileşmişti.Yüzünde hala o kocaman gülümsemesi duruyordu.Hasretle kucaklaştık,konuştuk,İkinci devrede bir gol atarak beraberliği sağlamış,penaltılarda elenmiştik.sahadan ayrılırken çok yorgundum,üzgündüm, mıstık geldi kucaklayarak havaya kaldırdı.”Boş ver dedi,sen elinden geleni yaptın,bu önemli”
Yıllar yılı kovaladı,üniversite yılları,yeni arkadaşlıklar,mıstıkla pek haberleşemiyorduk,en son düğününde gördüm onu, eşi de onun gibi iri yarı neşeli bir kızdı,seneden seneye telefonla filan görüşüyorduk artık,ben de öğretmen olarak anadolu köylerine yol almıştım.Dün okul bahçesinde birbiri ile kavga eden iki çocuğu karşıma alarak dedim ki,
“Arkadaşların birbirlerine,hele başkalarına kanıtlayacakları bir şeyleri yoktur.”
Mıstık benim en iyi arkadaşımdı,şimdi nerede mi? Bilmiyorum desem yalan olurmu?

----------------------------------------------------------------------
son
__________________
Ya Sen SevgiLim..Ummadigim Kadar Beni Cabuk Unutursan...
MeLtem isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 06.06.2009, 11:13   #2 (permalink)
ReiS
Gast
 
Mesajlar: n/a
Standart

Dostluğa ve Kardeşliğe Köprü

Bir zamanlar bitişik çiftliklerde yaşayan iki erkek kardeş varmış ve bunlar bir gün anlaşmazlığa düşmüş. Bu iki kardeşin; makinelerden emek gücüne ve mala kadar herşeyi hiç aksatmadan paylaşan yan yana iki çiftliğin 40 yıldan bu yana ilk ciddi ayrılmalarıymış. Böylece, o uzun yıllar süren işbirliği de parçalanmış.

Önceleri küçük bir yanlış anlama ile başlayan anlaşmazlık giderek büyük bir uçuruma dönüşmüş ve en sonunda da yerini, karşılıklı sarf edilen nahoş sözcüklerin ardından, haftalar süren sessizliğe bırakmış..

Bir sabah John'un kapısı çalınmış. Kapıyı açınca karşısında.. Elinde marangoz çantasıyla duran bir adam görmüş. "Ben birkaç günlük bir iş arıyorum "demiş adam. "Belki bana verecek ufak tefek bazı işleriniz vardır. Acaba size yardımcı olabilir miyim?"

"Evet," demiş büyük kardeş. "Sana göre bir işim var! Su derenin karşısındakı çiftliğe bir bak. Oradaki benim komşum, daha doğrusu orada oturan benim erkek kardeşim. Geçen hafta aramızda bir otlak vardı, ama o buldozeriyle ırmak bendi yaptı ve şimdi aramızda bir dere var. Bunu bana acı vermek için yapmış olabilir, ama şimdi ben ondan daha iyisini yapacağım. Ahırın yanında yatan su
kütükleri görüyor musun? Senden bana bir çit yapmanı - 2,5 metrelik bir çit yapmanı istiyorum - ki onun yerini bir daha görmek zorunda kalmayayım. Ne yaparsan yap, şunu hallet."

Marangoz "Sanırım durumu anladım.. Bana çivilerin ve çukur açıcının yerini göster ki beğenebileceğin bir iş çıkarayım. "demiş. Büyük kardeşin öteberi almak için kasabaya gitmesi gerekiyormuş; bu yüzden marangozun malzemelerini hazırlamasına yardım ettikten sonra akşam dönmek üzere ayrılmış.

Marangoz bütün gün boyunca ölçerek, keserek, çivileyerek sıkı bir şekilde çalışmış. Güneşin batmasına yakın çiftçi geri döndüğünde marangoz da işini ancak bitirebilmiş. Çiftçinin gözleri faltaşı gibi açılıp ağzı açık kalmış ortada çit falan yokmuş. Derenin bir yakasından öbür yakasına uzanan bir köprü varmış! Korkulukları ve diğer ayrıntılarıyla tam bir usta işi köprü, ve köprüye doğru, kollarını iki yanına açmış bir halde ilerleyen komşusu, yani, küçük kardeşi varmış.

"Onca yaptığıma ve söylediğim sözlere karsın yine de bu köprüyü yaparak nasıl iyi bir insan olduğunu gösterdin" demis kardesi. Iki kardes köprünün karşılıklı iki ucunda duruyorlarmış ve daha sonra köprünün ortasında kucaklaşmışlar.

Geri döndüklerinde alet çantasını sırtlamakta olan marangozu görmüşler. Dur, bekle! Birkaç gün daha kal. Sana vermek istediğim bir sürü proje daha var," demiş büyük kardeş.

"Kalmak isterdim," demiş marangoz, "ama daha yapmam gereken bir sürü köprü var
  Alıntı ile Cevapla
Alt 11.06.2009, 16:42   #3 (permalink)
ReiS
Gast
 
Mesajlar: n/a
Standart

Genç adam iyi bir terziymiş. Bir dikiş makinesi ve küçücük bir dükkânı varmış. Sabahlara kadar uğraşıp didinir ama pek az para kazanırmış. Çok soğuk bir kış gecesi dükkanı kapatırken elektrik sobasını açık unutmuş ve çıkan yangın onun felaketi olmuş. Artık ne bir işi varmış ne de parası. Günler boyu iş aramış ama bulamamış... Yük taşımış, bulaşıkçılık yapmış, yine de evinin kirasını ödeyecek kadar para kazanamamış. Sonunda ev sahibinin de sabrı taşınca, küçük bir bavula sığan eşyalarıyla sokakta bulmuş kendini... Mevsim kış, hava ayaz olsa da genç adamın köşedeki parktan başka gidecek yeri yokmuş. Bir sabah iş arayacak derman bulamamış bacaklarında. Açlıktan ve soğuktan bitkin bir şekilde bankta otururken, kocaman bir araba yanaşmış kaldırıma. Arka kapıyı açmaya çalışan şoförü kızgınlıkla yana itmiş arabadan inen yaşlı adam,
"Yalnız bırakın beni, parkta dolaşırsam belki sinirim geçer" diye söylenmiş.
Zengin bir işadamı olduğu her halinden belli olan ihtiyar, birkaç adım attıktan sonra bankta titreyen terziyi görmüş. Terzi, adamın üzerindeki paltoya bakıyormuş dikkatle. Birden siniri geçiveren ihtiyar,
"Zavallı adamcağız kim bilir nasıl üşüyordur, ona nasıl yardım etsem acaba?" diye düşünmeye başlamış.
Oysa terzinin düşlediği paltonun sıcaklığı değilmiş. O, çok kalın ve kaliteli bir kumaştan üretilen bu paltonun sahibine hiç de yakışmadığını ve onun vücuduna uygun şekilde dikilmediğini düşünüyormuş. Yaşlı işadam, terzinin yanına yaklaşıp,
"Ne o evlat, bu ayazda parkta donmuşsun. İstersen paltomu sana verebilirim" deyince,
"Hayır, teşekkür ederim. Ben sadece bu paltonun size göre olmadığını düşünüyordum. Kumaşı fazla kalın ve sizi olduğunuzdan şişman göstermiş" diye yanıt vermiş terzi.
Yaşlı adam bu cevabı alınca hayli şaşırmış. Çünkü o da üzerindeki paltoya onca para ödediği halde kendisine bir türlü yakıştıramıyormuş.
"Soğuktan titrerken nasıl böyle bir şeye dikkat edebiliyorsun?" diye soran yaşlı adam,
"Ben terziyim" yanıtını alınca
"Benimle gel, hayat hikayeni yolda anlatırsın" diyerek arabaya bindirmiş bizim terziyi.
Bu karşılaşma, terzinin hayatındaki dönüm noktası olmuş. Böyle yetenekli bir insanın işsiz ve evsiz kalmasına çok üzülen iyiliksever yaşlı adam, terziye bir dükkan açmasına yetecek kadar para vermiş. Bunun karşılığında tek istediği kendi giysilerini bu genç adamın dikmesiymiş. Terzi yeniden bir işe hem de kendi işine başlamanın heyecanıyla deliler gibi çalışmaya başlamış. Bu arada yaşlı işadamı da desteğini esirgemiyor, onu kendi çevresinden zengin kişilerle tanıştırarak yeni siparişler almasını sağlıyormuş. Küçük dükkân önce kocaman bir modaevine dönüşmüş, sonra da pek çok ünlü marka için üretim yapmaya başlamış. Terzi artık "ünlü işadamı" diye anılır olmuş.
Bir gün ihtiyar adam onu ziyarete gitmiş. Terzi çok büyük bir iş bağlantısı yapmak üzere yurt dışına gidecekmiş ve uçağa yetişmesine az bir zaman varmış. Biraz sohbet ettikten sonra yaşlı adam birden fenalaşmış, kalp krizi geçiriyormuş. Hemen bir ambulans çağırılarak hastaneye kaldırılmasını sağlamış. Yeni işadamımız ise büyük işi kaçırmak istemediği için uçağa yetişmiş. Yaşlı adam krizi atlatmış ve uzun süre hastanede yatmış, bir yandan da sadece bir kez telefon ederek durumunu soran terziyi bekliyormuş. Fakat terzi daha çok para kazanmak için oradan oraya koştururken bir türlü yaşlı adamı ziyarete gidememiş.
Aradan o kadar uzun bir süre geçmiş ki bu sefer de utancından yaşlı adamın kapısını çalamaz olmuş. Bir süre sonra terzinin işleri yolunda gitmemeye başlamış. Fabrikalarını kapatmak zorunda kalmış ve elinde kala kala yine küçücük bir dükkan kalmış. Utana sıkıla yaşlı adama koşmuş hemen nerede hata yaptığını sormak için. Son derece kırgın olan ihtiyar yine de onu kabul etmiş ama anlatacağı öyküyü dinledikten sonra hemen çıkıp gitmesini istemiş.
Ve başlamış anlatmaya:
"Bir zamanlar fakir bir oduncu varmış. Ormandaki bir kulübede yaşar ve odun keserek hayatını kazanırmış. Bir gün kulübesinde yangın çıkmış ve bu yangın bütün ormanı kül etmiş. O çevrede kimse ona güvenip iş vermeyince, çıkınını alan oduncu, eşeğine binip yola koyulmuş.
Ağaçların arasında yürürken birinin kendisine seslendiğini duymuş. Başını kaldırınca konuşanın bir bülbül olduğunu görmüş. Bülbül ona
"Senin haline çok üzüldüm, şimdi öyle bir büyü yapacağım ki eşeğin çok güzel şarkı söylemeye başlayacak, sen de onunla gösteriler yapıp çok para kazanacaksın" demiş.
Gerçekten de eşek birbirinden güzel şarkılar söylemeye başlamış. Oduncu o şehir senin bu kasaba benim dolaşıp eşeğine şarkı söyletiyor ve herkes onları izlemek için birbiriyle yarışıyormuş. Oduncu ve şarkı söyleyen eşeği bütün ülkede ünlenmişler. Bir gün yine bir gösteriye yetişmek için koştururlarken, bülbülün yardım isteyen sesini duymuş oduncu. Bir kedi bülbülü yakalamış ve yemek üzereymiş. Şöyle bir duraklamış ama gösteriye gitmemeyi, onca parayı kaçırmayı gözü yememiş, arkasına bakmadan kaçmış oradan. Gösteri başladığında ise eşeği her zamanki gibi güzel şarkılar söylemek yerine sadece bir eşeğin çıkarabileceği sesleri çıkarmış.
Oduncu kendisini şarlatanlıkla suçlayan izleyicilerin elinden canını zor kurtarmış. İşte o zaman bülbül ölünce büyünün bozulduğunu anlamış. Ben de senin bülbülündüm ve sen beni öldürdün, büyü de o yüzden bozuldu. Keşke güzel giysiler dikerken dostluk ipliğini koparmasaydın..." Öyküyü dinleyince hemen çıkıp gitmiş terzi, çünkü söyleyecek bir sözü yokmuş... Dostluk iplerinizi koparmamanız dileğiyle.......
  Alıntı ile Cevapla
Alt 30.06.2009, 13:51   #4 (permalink)
ReiS
Gast
 
Mesajlar: n/a
Standart

Boğazınıza kadar dertleriniz varken yanınızda olan insanların kıymetini bilin
Boğazınıza kadar dertleriniz varken size
uzaklardan el sallayan hatta kaçan insanları , hayatınıza bir daha asla almamak koşuluyla silin!

Hayat bazen içinden tek başına çıkılamayan bir çile yumağına döndüğünde,yanında bir dost arar içimizdeki solgun yürek;
bulursa ne âla…

Bu aralar huysuz ihtiyarlar gibiyim
Geçmişimi, dostlarımı, dost sandıklarımı,
emek verdiklerimi,anılarımı her şeyi sorgular oldum
Bunca sorgulamadan sonra elimde kalan o kadar az şey var ki
Bir elimin parmak sayısını geçmeyen sayıda dost,
bol miktarda dost sandığım ve verdiğim emekler…

Bu kadar mı geçmişin hatırı?
İnsanlar yaşarken sadece zamanı geçirmek ve
eğlenmek adına mı yaşarlar?
Paylaşmanın tek taraflı adaletsizliğinde,
dost bildiklerime neden hep ısrarla veren ben olmuşum?
Salak mıyım yoksa!

Şu durumda, onlarca dost sandığım benimle sadece zaman geçirmiş! Ne acı!

Michael De Montaigne’nin dostu Etienne de la Boetie için yaptığı tanımlamaya bakın:

‘Ruhlarımız o kadar sıkı bir birliktelikle yürüdü,
birbirini o kadar coşkun bir sevgiyle seyretti
ve en gizli yanlarına kadar birbirine öyle açıldılar ki
ben onun ruhunu benimki kadar tanımakla kalmıyor,
kendimden çok ona güvenecek hale geliyordum

Öteki sıradan dostlukları buna benzetmeye kalkışmayın:
Onları, hem de en iyilerini ben de herkes kadar bilirim
O dostluklarda insanın,
eli dizginde yürümesi gerekir:
Aradaki bağ, güvensizliğe hiç yer vermeyecek kadar düğümlenmiş değildir’


Sahte dostluklarda,elin dizginde yürümelisin, diyor
büyük usta Montaigne
Düşündüm de bu zamana kadar dostluklarımda,
elim dizgine hiç gitmemiş;
dizgine gitmeyen elimi kırmak da
etrafımdaki dost müsveddelerine kalmış
Hayat insana her dakika yeni bir şeyler öğretiyor ve her dakika bir şeyleri hızla alıp götürüyor
Dost sandıklarımın şerefinedir bu yazı
  Alıntı ile Cevapla
Alt 20.06.2011, 19:46   #5 (permalink)
Yeni Üye
 
FiLiZ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 18.11.2009
Nerden: Almanya
Mesajlar: 38
Tecrübe Puanı: 0
FiLiZ iyi bir yolda
Standart

Rüzgâr ile yaprak dost oldular. Artık rüzgâr savurmuyordu yaprağı.
-”Söyle dostum, nereye istersen oraya götüreyim seni” dedi rüzgâr yaprağa.
Yaprak düşündü taşındı, aklına hiçbir şey gelmedi. Tekrar sordu rüzgâr:
- Hadi söyle seni istediğin yere taşıyayım.
Tekrar düşündü yaprak , aklına yine bir şey gelmedi…
- ”Bilmiyorum rüzgâr kardeş, aklıma hiçbir şey gelmiyor. Sen söyle ?” dedi.
Rüzgâr:
Rüzgâr ile yaprak dost oldular. Artık rüzgâr savurmuyordu yaprağı.
-”Söyle dostum, nereye istersen oraya götüreyim seni” dedi rüzgâr yaprağa.
Yaprak düşündü taşındı, aklına hiçbir şey gelmedi. Tekrar sordu rüzgâr:
- Hadi söyle seni istediğin yere taşıyayım.
Tekrar düşündü yaprak , aklına yine bir şey gelmedi…
- ”Bilmiyorum rüzgâr kardeş, aklıma hiçbir şey gelmiyor. Sen söyle ?” dedi.
Rüzgâr:
- Gidecegin yeri bilmedikten sonra rüzgâr dostun olsa neye yarar.. Savrulur gidersin!
dedi ve bildigi gibi esti tekrar. Yaprak yine savruldu…
Üstelik de bu sefer savuran dostuydu.

İnsan bu dünyada ne istediğini bimesi gerek bilmediğin zaman bir yaprak misali savrulursun oradan oraya.
FiLiZ isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Bookmarks

Etiketler
dostluk, hikayeleri

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Yeni konu açabilirsiniz.
Konulara cevap verebiliriniz.
Eklenti ekleyebilirsiniz.
Yazılarınızı düzenleyebilirsiniz.

BB-Kodu Açık.
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Yaşam Hikayeleri ReiS Hikayeler 2 27.06.2009 16:44
Türkülerimizin Hikayeleri.. ZeYNa Türkçe Şarkı Sözleri 3 12.09.2008 15:44
Destanlaşan Aşk Hikayeleri MeLtem Hikayeler 0 22.02.2008 10:45
TürküLerimizin HikayeLeri NisaN Türkçe Şarkı Sözleri 1 13.02.2008 14:31
Türkülerimiz Ve Hikayeleri NuRiYe Hikayeler 31 08.01.2008 13:12


Bütün Zaman Ayarları Türkiye +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 04:31 .
Bu sitede vBulletin® Versiyon 3.7.4 Kullanılmaktadır.
Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.3.0
Delikanlim Forum Copyright / Her Hakkımız Saklıdır.

Ranking-Hits Radyo Delikanlim DostYeri BedavaMuzik Facebook üzerinden Delikanlim.Net Chat´e girin